Orhan Pamuk Kimdir?
2008/11/04
http://satirarasi.wordpress.com/2006/12/13/orhan-pamuk-kimdirSevgili dostlar edebiyata olan ilgimden dolayı aslına bakarsanız yazı insanlarının ufak tefek hatalarını maruz görür ve onları çok gündeme getirmemeye çalışırım. Çünkü yazar dünyayla sıkıntısı olan insandır ve temel olarak yaptığı, sıkıntısını yazıya dökmektir.
Bunu en iyi kendimden bildiğim için yazı insanlarının bazı çıkışlarını çok önemsemem. Orhan Pamuk, son yaptığı açıklamalarla beni “yazara dokunma” prensibimi bozmak zorunda bıraktırdığı için üzgünüm. Nedense edebiyatçılarımız siyaset yapmadan duramıyorlar ve bu siyasetler de ne hikmetse hep vatanımız aleyhine oluyor.
İstihbarat dünyasında “kuş yumurtası üretmek” diye bir deyim vardır. Diyelim ki X ülkesinde bundan 20 sene sonra yapmak istediğiniz uzun vadeli bir operasyon var. Bu operasyon için size çeşitli provokatörler lazım ve en güvenilir provokatör kendi yetiştirdiğinizdir.
Bu iş için yetenekli ama geleceği parlak olmayan zayıf karakterli bir “yumurta” bulunur. Mesela bu genç üniversitede devşirilir ve aşama aşama önce öğretim görevlisi daha sonra da medya parlatmaları ve şirket sponsorluklarıyla ülkede sözü dinlenen bir profesör haline getirilir.
Gerekirse tüm araştırma ve kitapları da eline hazır olarak verilir. Ülkedeki insanlar bu kişinin yazdığını sandıkları muhteşem eserleri okur ve ona olan saygıları artar. Böylece yumurta kuluçka aşamasını bitirmiş ve çatlayıp güzel bir kuş olma zamanı gelmiştir.
Belirlenen zamanda bu profesör medya yoluyla müthiş radikal açıklamalar yapmaya başlar ve tüm ülkeyi karıştırır. Aynı anda kendisi gibi yetiştirilen diğer yumurtalar da farklı faaliyetlere girişirler. Neyse konu uzun benim yerim dar ama ilgilenenler için Doğu Bloğunun çöküş dönemine bakmalarını salık veririm.
Bu alakasız konudan sonra gelelim Orhan beye.
Ferit Orhan Pamuk Beyin (kimsenin bilmesini istemediği göbek adı Ferit’tir) ülkesine bu kadar muhalif olmasını hiç anlayamamışımdır. Hani fakir ve hayatını zorluklar içinde geçirmiş birisi olsa belki anlayacağım ama Orhan Pamuk sülalece aristokrat tabakasına mensuptur ve bugün eleştirdiği devletin çok ekmeğini yemiştir.
Mesela dedesi Cumhuriyetin ilk mühendislerindendir ve özellikle Atatürk, İnönü dönemlerinde yapılan demiryolu hamlesinde büyük ihaleler alıp kısa zamanda zengin olmuştur.
Oğulları bu koca servetin büyük kısmını sefahatle tüketseler de Orhan Pamuk’un zengin bir hayat sürmesine yetecek kadar servet kalmıştır.
Babası deseniz Türk özel sektörünün duayenlerinden Gündüz Pamuk.
Amerikanın IBM şirketinin Türkiye’ye atadığı ilk genel müdürlerden.
1959-1964 yılları arasında IBM firmasının tüm devlet birimlerine ve silahlı kuvvetlere sattığı cihazları pazarlayan kişi.
1964 yılından sonra Koç Holding’de Aygaz Genel Müdürlüğü, Koç Holding Plan Grubu Başkanlığı, Arçelik müdürlüğü yapmış ayrıldıktan sonra iki sene de PETKİM’in başında bulunmuştur.
Yani Orhan Pamuk’un babası Türkiye’nin başarılı özel sektör yöneticilerinden biri.
Bu kadar da değil; Gündüz Pamuk İsmet Paşa’nın yakın dostudur ve SODEP’in kurucularındandır. Kısacası Pamuk Ailesi dönemlerinde zengin oldukları Halk Partisi’ne büyük bir sadakatle bağlı.
Anne tarafı deseniz o da aristokrat.
Anne tarafından büyük dedesi 1700'lü yıllarda Girit Valiliği yapmış İbrahim Paşa. İbrahim paşa geniş torun yelpazesine sahip ve bu kanaldan Orhan Pamuk’un ilginç akrabaları var.
Mesela Hürriyet Gazetesi’nde edebiyat yazıları yazan papyonlu Doğan Hızlan ve İş Bankası eski genel müdürlerinden Ferit Basmacı, Orhan Pamuk’la uzaktan akraba.
Karısı Aylin Pamuk bile aristokrat. Aylin hanımın anne tarafı Beyaz Rusya’dan göç etmiş ve daha sonra Osmanlı hizmetine girmiş bir Rus soylusuna dayanmakta. Babası ise Osmanlı Adliye Nazırı Kazım Beyin oğlu.
Kısacası sevgili dostlar bugün Türkiye’deki sisteme binlerce eleştiri yağdıran Orhan Pamuk bu eleştirileri yapacak en son kişidir çünkü Osmanlıdan beri bu ülkeyi yöneten aristokrasinin tam bir üyesi kendileri. Peki Orhan Pamuk’ta oluşan bu sistem düşmanlığı nereden kaynaklanıyor ve acaba “yapay” bir düşmanlık mı sorularına cevap arayalım.
Orhan Pamuk’un hayatının ilk evrelerine baktığımız zaman koca bir başarısızlık olduğunu görüyoruz. 30 yaşına kadar iki okul değiştirmiş ve sırf askerliğini kısa dönem yapmak için gazetecilik okumuş bir insan. İlk başlarda ressam olmak isterken sonra yazarlığa sarıyor. Yıllarca evinin odasına kapanarak ödüller alan ama kimsenin para vermek istemediği romanlar yazıyor.
Tam artık buraya kadarmış aşamasına geldiği anda sihirli bir değnek değmiş gibi Orhan Pamuk’un kitapları satmaya ve yurtdışında tanınmaya başlıyor. Peki bu sihirli değnek acaba nerede değmiş olabilir. Benim kanaatimce bu değneğin izini Amerika’da sürmek lazımdır.
Amerika’ya gitmeden önce Orhan Pamuk üzerinde derin etkileri olduğu anlaşılan birisinden bahsetmek lazım. Bu kişi Orhan Pamuk’un erkek kardeşi Şevket Pamuk.
Şevket Pamuk, Orhan Pamuk’un ilk dönemlerinin aksine oldukça başarılı bir insan. Amerika’da Yale, Berkeley gibi sağlam üniversitelerde ekonomi okuduktan sonra Türkiye’de birçok üniversitede ders veren Şevket Pamuk Osmanlı ekonomisi üzerinde tanınmış bir uzman.
Kendisi pek çok yabancı üniversitede Osmanlı ve Türkiye ekonomisi üzerine dersler vermiş.
Bu üniversitelerden en ilginci İsrail’de bulunan Negev Ben Gurion Üniversitesi. İsmini İsrail’in ilk başbakanı, İsrail’in kurucularından ve hatta anarşik faaliyetleri yüzünden Osmanlı tarafından Filistin’den kovulacak kadar fanatik siyonist olan David Ben Gurion’dan almıştır.
Üniversitenin, derslerini MOSSAD’ın da ilgiyle takip edip raporlar hazırlattığı bir “Ortadoğu Çalışmaları” bölümü bulunmakta.
İşte Sayın Şevket Pamuk böylesine kaliteli bir bölümde ders verebilecek kadar yetenekli bir ekonomi uzmanımız. Ben Gurion Üniversitesi’nin başında 14 sene Dünya Bankası’nda çalışmış ve daha sonra bu başarılarından ötürü Rotary ve Lions klüplerinin 2000 yılının adamı olarak seçtikleri Prof. Avishay Braverman bulunmakta. Böylesine başarılı bir ekonomistin yönettiği üniversitede ekonomi dersi vermenin önemini anlamışsınızdır. İşte Orhan Pamuk’un kardeşi Şevket Pamuk bu kadar değerli bir hocamız.
Evet biz Orhan Pamuk’un Amerika yolculuğuna dönelim gene.
1985-1988 arasında tam üç sene Amerika’da kaldı Orhan Pamuk. Bu dönemde Amerika’da harıl harıl kitap yazmanın dışında çok önemli bir kursu da başarıyla bitirdi. Bu kurs Iowa Üniversitesi bünyesinde verilen International Writing Program (IWP) isimli çok ilginç bir kurs.
Kursun amacı dünyanın değişik bölgelerinden gelen ve kendilerinde potansiyel görülen yazarların Amerikan hayatını tanımaları ve kitaplarını yazabilecek güzel bir ortama kavuşmaları… Bu “iyiliksever” programın bünyesinde her sene 20 kadar yazar ağırlanıyor.
İşte Orhan Pamuk’un bu kurstan sonra hayatı değişti. Yani onun deyimiyle “Bir kursa gitti hayatı değişti”.
Bu arada kurstan 2004 senesinde mezun olan bir başka Türkün ismi de Mahir Öztaş; aklınızda bulunsun çünkü geleceği parlak.
İnsan düşünmeden edemiyor bu üniversite bu kadar insanı çağırıp onları aylarca yedirip içirecek ve ağırlayacak parayı nereden buluyor diye.
Cevabı basit.
Bu yazar eğitim kursu programının baş sponsoru Amerikan Dışişleri Bakanlığı.
Orhan Pamuk’un şansı Amerika’da bundan sonra oldukça açılıyor. Baktığımız zaman Orhan Pamuk’un Amerika’da basılan kitaplarının tamamına yakını aynı yayınevinden çıkmış. Bu yayınevi Random House. Yayınevinin sahipleriyse dünyaca ünlü Alman Bertelsmann… Bertelsmann’ın kurucusu ve şu anda emekli hayatı süren dünyanın en zenginlerinden Reinhard Mohnda sihirli değnek örneklerinden.
Bay Mohn İkinci Dünya Savaşında general Rommel’in Afrikakorps birliğinde asteğmen olarak savaşıyor. Burada Amerikalılara esir düşerek Kansas’ta bir esir kampına tıkılıyor. O zamana kadar kitaplara ilgi duymayan Mohn bir anda kitapsever oluveriyor. Savaştan sonra komünizm tehdidi altındaki ülkesine dönen Mohn aniden bir yayınevi açarak ilahi kitapları ve dini kitaplar basmaya başlıyor.
İşte Bertelsmann’ın kuruluşu böylesine mütevazı.
1991 senesinde emekli olduğu zaman Bertelsmann dünyanın en büyük yayıncılarından ve kendisi de Karun kadar zengin. Bu Amerikalılar asteğmen Mohn’a esir kampında ne yedirdilerse adam başarının sırrını buluveriyor bir anda.
Bertelsmann’ın bir diğer ilginç özelliği Doğan Holding’le 2001 senesinde müzik piyasasına yönelik bir ortaklığa gitmeleri. Bu ortaklığın tüm görüşmeleri bizzat Aydın Doğan’ın kızı Hanzade tarafından yapıldı.
Buna göre şu an Türkiye’de yayınlanan pek çok yabancı müzik albümü hep bu ortaklık sayesinde Türkiye’ye ulaşıyor. İşte bu büyük grup Orhan Pamuk’u çok sevmiş olacak ki tüm kitaplarını satsa da satmasa da ısrarla onlar basıyorlar.
Orhan Pamuk’un en büyük başarılarından biri de dünyaca ünlü IMPAC Dublin Ödülü’nü almış olması. Bu ödül öylesine basit bir plaket değil tabii ki çünkü ödül jürisi “Benim Adım Kırmızı” kitabını öylesine beğenmiş ki bir de hediyesi olarak 115 bin dolar vermişler.
Peki bir Türk yazarına kendisiyle aynı mesleği yapan çoğu meslektaşının hayatları boyunca bir arada göremeyeceği meblağı veren kurumun arkasındaki güç kim. Bu şirket ödüle ismini veren IMPAC şirketi.
IMPAC tüm dünyada yaygın yönetim danışmanlığı hizmetleri veren bir Amerikan şirketi.
Yönetim danışmanlığı adı altında güzel istihbarat hizmetleri verdiği de bilinir.
Şirketin başındaki Dr James Irwin İrlanda’yı ve kitapları çok sevdiği için böylesine güzel bir ödül ortaya çıkarmış ve her sene başarılı bir yazara bu ödül veriliyor.
Edebiyatsever dostumuz bay Irwin çok da aktif birisi. Kendisi Amerika’nın önde gelen Cumhuriyetçilerinden ve Amerikan ordusuyla arası harika. O kadar harika ki Amerikan Askeri Akademisi West Point’den üstün hizmet ödülü almış.
Orhan Pamuk’a verilen ödülün sponsoru bay James Irwin “International Democratic Union” derneğinin de baş üyesi ve muhasebecisi.
Bu dernek dünya çapındaki merkez sağ partileri bir araya getirmek için kurulmuş. Kurucuları arasında Ronald Reagan, Margaret Thatcher, Baba George Bush, Helmut Kohl ve Chirac gibi önemli isimler de bulunmakta.
Derneğin Türkiye’den de iki üyesi var. Bunlar Anavatan Partisi ve Doğru Yol Partisi. Derneğin şu anki başkanı Avustralya’nın Amerikan yanlısı başbakanı John Howard.
James Irwin bunun dışında Washington’da bulunan “Center for Democracy” derneğinin de üyesi.
Tüm dünyaya Amerikan demokrasisi getirme amacındaki bu derneğin en ilginç siması artık hepimizin tanıdığı Henry Kissinger. Kissinger dendi mi o demokrasinin nasıl geleceğini hepiniz tahmin edersiniz herhalde.
Orhan Pamuk’un otuz yaşlarına kadar odasından çıkmayan biri olarak çok büyük aşamalar kaydettiği büyük bir gerçek.
Şu anda kazandığı ünün ve paranın keyfini çıkarmakla meşgul. Taksim meydanına yakın ve muhteşem boğaz manzaralı teras katında yeni eserleriyle uğraşıyor.
Duvarlarında Japon edebiyatına kadar tasnif edilmiş yüzlerce kitap bulunan lüks dairesini sadece çalışma amaçlı kullanıyor ve bazen de yakın dostlarıyla yemek yiyor.
Bu eve sık sık gelen yakın dostlardan biri de Yahudi asıllı Amerikan gazetecisi Jeri Liber’di. Bu şahsiyeti hafızası güçlü okurlar hatırlayacaklardır. Kurucusu olduğu İnsan Hakları İzleme Komitesi’ni temsilen Türkiye’deki insan hakları ihlallerini konu alan bir rapor yazmıştı. Sonra bu rapor kitap haline de dönüştürüldü.
Bu raporda Türk ordusunun Kürtlere katliam yaptığı iddia edilmiş ve Türk ordusuna açıkça “serseriler” diye hitapta bulunulmuştu.
Bu kitabın çevirisini yapan Ertuğrul Kürkçü ve Ayşe Nur Zarakoğlu hakkında dava açılınca Jeri Liber onlara destek vermek için hemen Türkiye’ye gelerek mahkemelere katılmıştı.
Herhalde Sayın Orhan Pamuk’un fikirlerinin oluşmasında Jeri Liber’le özel teras katında yaptığı yemekli sohbetlerin büyük etkisi olmuştur.
Evet, sevgili dostlar uzun bir yazının sonuna geldik. Keşke Orhan Pamuk gibi yazarlarımız bu şekilde açıklamalar yapmasa da bizde edebiyatçılarımızla ilgili böyle uzun yazılar yazmasak. Bu arada yazıyı yazarken sabahı etmişiz gene ve dışarıdan kuş sesleri geliyor.
“Kuş sesleri” çok güzel ama her “kuşun” sesi değil tabii ki.
Serdar Kuru
Etiketler: eleştiri, kitap, nobel, Orhan Pamuk, sanat
posted by gildorx @ 11/04/2008 01:22:00 ÖÖ,
,
![]()
Cumhuriyet'in Işığında: Othmar Pferschy Fotoğrafları
2008/03/17
http://www.dexigner.com/tasarim_etkinlikleri/4779.html
15 Şubat 2006 Çarşamba Levent ÖZLER
Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk kuruluş yıllarında, fotoğraflarıyla genç cumhuriyetin ve Türk insanının dünyaya tanıtılmasında en büyük görevi üstlenen Othmar Pferschy'nin "Cumhuriyet'in Işığında: Othmar Pferschy Fotoğrafları" başlıklı fotoğraf sergisi 1 Şubat'ta İstanbul Modern'de açılıyor. Fortis'in katkılarıyla gerçekleşen İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi'ndeki sergide sanatçının 160 yapıtı yer alacak ve sergi 14 Mayıs 2006 tarihine dek sürecek.
Serginin açılışına katılacak olan Avusturyalı fotoğrafçının kızı Astrid von Schell, Othmar Pferschy'nin eşsiz arşivini geçen yıl İstanbul Modern Sanatlar Müzesi Fotoğraf Arşivi'ne bağışlamıştı. Babasının anısını yaşatmak ve onu genç kuşaklara tanıtmak isteyen Astrid von Schell, ülkemizin görsel tarihi sayılacak 1714 adet negatif ve 1293 adet basılmış fotoğrafı İstanbul Modern Sanatlar Müzesi Fotoğraf Bölümü Küratörü Engin Özendes'e teslim etti.Belge fotoğrafının Cumhuriyet dönemindeki en önemli ilk temsilcilerinden olan Othmar Pferschy (1898-1984), ülkemizi dolaşarak binlerce fotoğraf çekti.
Genç Türkiye'nin gelişen ve yenileşen yüzünü tüm dünyaya tanıtmak için Matbuat Umum Müdürlüğü'nün (Basın Yayın Genel Müdürlüğü) başına getirilen Vedat Nedim Tör'ün önerisiyle, Pferschy "Kemalist Türkiye'nin uzman fotoğrafçısı" olarak 1935'ten 1940 yılına kadar Dahiliye Vekaleti Matbuat Umum Müdürlüğü'nde çalıştı.
Othmar Pferschy, tekniği ve olağanüstü kompozisyon anlayışıyla, fotoğrafa bakmayı ve görmeyi öğreterek kendinden sonra gelecek belge fotoğrafçılarına bir öğretmen oldu.
Othmar Pferschy'nin fotoğrafları, yeni dönemi dünyaya göstermek amacıyla hazırlanan ve baskısı Münih'te Türkçe, Fransızca, İngilizce, Almanca açıklamalarla yapılan "Fotoğrafla Türkiye" adlı albümde (1936), "La Turquie Kemaliste" dergilerinde, pullarda, kartpostallarda, kağıt paralarda, kitaplarda, broşürlerde, takvimlerde ve pek çok tanıtıcı yayında kullanıldı. "Fotoğraflarla Türkiye", "Turistik Türkiye" adlı sergiler, Bükreş, Belgrad, Atina ve Montreux'da açıldı. Bu kentlerde, yabancı dillerde hazırlanan yayınlar dağıtıldı.
"Genç Türkiye'nin bir çeşit gözü olan" Othmar Pferschy, yıllarca kent ve mimari fotoğraflarında; devasa binaları, modern fabrikaları, okulları, üniversiteleri, sağlık kuruluşlarını, sokakları, caddeleri, stadyumları, parkları, meydanları görkemli biçimde görüntüledi. İnsan ve yaşama ilişkin fotoğraflarında ise 19 Mayıs törenlerini, mutlu köylüleri, köylü çocukları, işçileri, ata binenleri, tenis oynayanları, eskrim yapanları, laboratuvarda çalışanları, daktilo yazanları, piyano çalanları vb. büyük bir titizlikle saptanmış anlarda, kusursuz bir teknik ve geometrik düzenle, mükemmel bir estetikle yansıttı.
Türkiye'de kırk üç yıl yaşayan ve modern manzara fotoğrafçılığını başlatarak, insan ve doğa ilişkileri, kentlerin değişen ve çağdaşlaşan yüzü gibi, özellikle yalnız güzeli araştırma ve saptama sorumluluğunun en güzel örneklerini veren Othmar Pferschy'nin, çıkarılan yasa nedeniyle Anadolu'da fotoğraf çekmesi yasaklandı ve Türk vatandaşlığına geçmesi kabul edilmedi.
1955 yılında meslektaşlarından aldığı tehdit mektubuna yazdığı yanıtta, bundan çok yaralandığını belirterek, her zaman Türkiye'ye yararlı olmayı amaçladığını vurgulamıştı:
“Sağlığımı göz önünde bulundurmaksızın çalıştım ve Anadolu yolculuklarımda çoğu kez hayatım üzerine kumar oynayıp kendimi felaketle sonuçlanacak derecede yordum ve aylar boyunca çelik gibi bir iradeyle günün ilk ışıklarıyla birlikte çalışmaya başladım, yanımda iyi resimler getirebilmek için şiddetli sıcaklarda günde 80-100 kere statifi kurduğum oldu. Üstelik haftalar boyu her gün, çoğu kez de Anadolu'nun kötü yollarında arabayla 300-400 kilometre yaparak, öyle ki sonunda sırtımda devasa bir cerahat toplanması oluştu ve İzmir'de ameliyat olmak zorunda kaldım. Çoğu kez hasta hasta ve ateşim varken çalıştım. Bunu da hesaba katın, benim gibi bir adamı incitme hakkını o zaman elde edersiniz. Hükümetin iyi para ödediği doğrudur; ama bu işin parayla ölçülecek yanı da yoktur ve sadece yararlı bir insan olma idealizmi ve bilinciyle yapılabilir."
İstanbul Modern: http://www.dexigner.com/directory/detail/4183/
Othmar Pferschy Kimdir?
Cumhuriyet döneminin ilk evrelerinde yapıtlarıyla öne çıkarak sivrilen ve kısa süreli kendi dönemi ile daha sonraki dönemleri de etkileyen Othmar Pferschy, 16 Ekim 1898'de Avusturya'nın Graz kentinde doğdu.
Çocukluğu, Avusturya- Macaristan sınırı yakınındaki Fürstenfeld kasabasında geçti. Gençlik yıllarında muhasebecilik yaparken, tiyatroyla da ilgilendi. Asıl ilgi duyduğu fotoğrafla, 1923 yılının şubat ayından 1925 yılının mayıs ayına kadar Viyana'da
Anton Pöpperl'in yanında çırak olarak çalışmaya başladığında tanıştı. Mayıs ayında beş aylığına Almanya Magdeburg'da fotoğrafçı Robert Fendius'un stüdyosuna geçti.
Daha sonra beş ay için Almanya Friedrichshafen'da Bockelmann'ın yanında sonra da Avusturya Salzburg'da Otto Porov'un yanında çalıştı.
9 Ekim 1926'da, biraz da gençliğin verdiği serüven arzusu, Viyana garından bindiği Şark Ekspresi ile İstanbul'a gelmesini sağladı. Dileği, burada turist olarak bir kaç hafta kalmaktı. Bir gazetede gördüğü ilan üzerine, geldikten bir ay sonra Pera'nın tanınmış fotoğrafçılarından Foto Français'in sahibi Jean Weinberg'in yanına girdi.
Sonra 10 Temmuz 1931'de Beyoğlu'nda ilk stüdyosunu açarak çalışmalarını bağımsız olarak sürdürdü. 11 Haziran 1932'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde 2007 sayılı Türkiye'de Türk Vatandaşlarına Tahsis Edilen Sanat ve Hizmetler Hakkında Kanun adlı bir yasa kabul edilince, Türk vatandaşı olmayanların fotoğrafçılık gibi bazı mesleklerde çalışma yapması yasaklandı. Bu yasa sonucunda bir kaç aylığına Mısır'a İskenderiye'ye gitti.
Kahire'ye göç etme hazırlığındayken, Matbuat Umum Müdürü Vedat Nedim Tör'ün ısrarıyla, "Kemalist Türkiye'nin uzman fotoğrafçısı" olarak 1935'ten 1940 yılına kadar Dahiliye Vekaleti Matbuat Umum Müdürlüğü'nde çalıştı.
Othmar Pferschy, 2 Ekim 1936 yılında Evangelia Seimiri (3 Mart 1902-1974) ile evlendi, kızı Astrid 1937, ikiz oğulları Walter ve Ralph 1939'da doğdu.
II.Dünya Savaşı nedeniyle askere alınınca, 1940'ta Avusturya'ya dönmek zorunda kaldı. I.Dünya Savaşı sırasında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu askeri olarak İtalyan cephesinde savaşan Pferschy, bu kez Üçüncü Reich askeri olarak Norveç cephesinde askeri fotoğrafçılık yaptı.
Dönüşünde Berlin'de Alman Propaganda Bakanlığı'na bağlı yayınevlerinden biri olan Fremdsprachen- Verlag G.M.B.H'ta çalıştı. Savaşın sonunda, yeniden kurulan Avusturya'nın vatandaşı olarak, 1947'de İstanbul'a döndü. 1940'ta Beyoğlu'nda bir fotoğraf stüdyosu açtı. Aynı yıl başvurmasına rağmen Türk vatandaşlığa kabul edilmedi.
1955'te Ankaralı meslektaşlarından onu çok yaralayan bir tehdit mektubu aldı. Dördüncü stüdyosu Harbiye'de yer alıyordu. Yine 2007 sayılı yasa öne sürülerek iki meslektaşı tarafından ihbar edildi. İhbarlar artınca Othmar Pferschy'nin çalışma izni iptal edilerek, ticari fotoğraf çekmesi yasaklandı. İleri gelen kişilerin devreye girmesi ile yalnızca İstanbul'da çalışmasına izin verildi, yıllarca dolaştığı Anadolu'da fotoğraf çekmesi yasaklandı. 1969'da, her zaman "ikinci vatanım" dediği Türkiye'yi sessizce terk etti.
Eşi ve Türkiye'de doğup büyüyen üç çocuğu Türk vatandaşı olmasına karşın, yaşamının en verimli dönemini ülkemizde geçiren ve genç Türkiye'nin tanıtılmasında en iyi fotoğrafları çekerek büyük katkı sağlayan Othmar Pferschy, 23 Nisan 1984'te Münih'te ölünceye dek, çok istemesine karşın Türk vatandaşlığına geçemedi.
15 Şubat 2006 Çarşamba Levent ÖZLER
Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk kuruluş yıllarında, fotoğraflarıyla genç cumhuriyetin ve Türk insanının dünyaya tanıtılmasında en büyük görevi üstlenen Othmar Pferschy'nin "Cumhuriyet'in Işığında: Othmar Pferschy Fotoğrafları" başlıklı fotoğraf sergisi 1 Şubat'ta İstanbul Modern'de açılıyor. Fortis'in katkılarıyla gerçekleşen İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi'ndeki sergide sanatçının 160 yapıtı yer alacak ve sergi 14 Mayıs 2006 tarihine dek sürecek.
Serginin açılışına katılacak olan Avusturyalı fotoğrafçının kızı Astrid von Schell, Othmar Pferschy'nin eşsiz arşivini geçen yıl İstanbul Modern Sanatlar Müzesi Fotoğraf Arşivi'ne bağışlamıştı. Babasının anısını yaşatmak ve onu genç kuşaklara tanıtmak isteyen Astrid von Schell, ülkemizin görsel tarihi sayılacak 1714 adet negatif ve 1293 adet basılmış fotoğrafı İstanbul Modern Sanatlar Müzesi Fotoğraf Bölümü Küratörü Engin Özendes'e teslim etti.Belge fotoğrafının Cumhuriyet dönemindeki en önemli ilk temsilcilerinden olan Othmar Pferschy (1898-1984), ülkemizi dolaşarak binlerce fotoğraf çekti.
Genç Türkiye'nin gelişen ve yenileşen yüzünü tüm dünyaya tanıtmak için Matbuat Umum Müdürlüğü'nün (Basın Yayın Genel Müdürlüğü) başına getirilen Vedat Nedim Tör'ün önerisiyle, Pferschy "Kemalist Türkiye'nin uzman fotoğrafçısı" olarak 1935'ten 1940 yılına kadar Dahiliye Vekaleti Matbuat Umum Müdürlüğü'nde çalıştı.
Othmar Pferschy, tekniği ve olağanüstü kompozisyon anlayışıyla, fotoğrafa bakmayı ve görmeyi öğreterek kendinden sonra gelecek belge fotoğrafçılarına bir öğretmen oldu.
Othmar Pferschy'nin fotoğrafları, yeni dönemi dünyaya göstermek amacıyla hazırlanan ve baskısı Münih'te Türkçe, Fransızca, İngilizce, Almanca açıklamalarla yapılan "Fotoğrafla Türkiye" adlı albümde (1936), "La Turquie Kemaliste" dergilerinde, pullarda, kartpostallarda, kağıt paralarda, kitaplarda, broşürlerde, takvimlerde ve pek çok tanıtıcı yayında kullanıldı. "Fotoğraflarla Türkiye", "Turistik Türkiye" adlı sergiler, Bükreş, Belgrad, Atina ve Montreux'da açıldı. Bu kentlerde, yabancı dillerde hazırlanan yayınlar dağıtıldı.
"Genç Türkiye'nin bir çeşit gözü olan" Othmar Pferschy, yıllarca kent ve mimari fotoğraflarında; devasa binaları, modern fabrikaları, okulları, üniversiteleri, sağlık kuruluşlarını, sokakları, caddeleri, stadyumları, parkları, meydanları görkemli biçimde görüntüledi. İnsan ve yaşama ilişkin fotoğraflarında ise 19 Mayıs törenlerini, mutlu köylüleri, köylü çocukları, işçileri, ata binenleri, tenis oynayanları, eskrim yapanları, laboratuvarda çalışanları, daktilo yazanları, piyano çalanları vb. büyük bir titizlikle saptanmış anlarda, kusursuz bir teknik ve geometrik düzenle, mükemmel bir estetikle yansıttı.
Türkiye'de kırk üç yıl yaşayan ve modern manzara fotoğrafçılığını başlatarak, insan ve doğa ilişkileri, kentlerin değişen ve çağdaşlaşan yüzü gibi, özellikle yalnız güzeli araştırma ve saptama sorumluluğunun en güzel örneklerini veren Othmar Pferschy'nin, çıkarılan yasa nedeniyle Anadolu'da fotoğraf çekmesi yasaklandı ve Türk vatandaşlığına geçmesi kabul edilmedi.
1955 yılında meslektaşlarından aldığı tehdit mektubuna yazdığı yanıtta, bundan çok yaralandığını belirterek, her zaman Türkiye'ye yararlı olmayı amaçladığını vurgulamıştı:
“Sağlığımı göz önünde bulundurmaksızın çalıştım ve Anadolu yolculuklarımda çoğu kez hayatım üzerine kumar oynayıp kendimi felaketle sonuçlanacak derecede yordum ve aylar boyunca çelik gibi bir iradeyle günün ilk ışıklarıyla birlikte çalışmaya başladım, yanımda iyi resimler getirebilmek için şiddetli sıcaklarda günde 80-100 kere statifi kurduğum oldu. Üstelik haftalar boyu her gün, çoğu kez de Anadolu'nun kötü yollarında arabayla 300-400 kilometre yaparak, öyle ki sonunda sırtımda devasa bir cerahat toplanması oluştu ve İzmir'de ameliyat olmak zorunda kaldım. Çoğu kez hasta hasta ve ateşim varken çalıştım. Bunu da hesaba katın, benim gibi bir adamı incitme hakkını o zaman elde edersiniz. Hükümetin iyi para ödediği doğrudur; ama bu işin parayla ölçülecek yanı da yoktur ve sadece yararlı bir insan olma idealizmi ve bilinciyle yapılabilir."
İstanbul Modern: http://www.dexigner.com/directory/detail/4183/
Othmar Pferschy Kimdir?
Cumhuriyet döneminin ilk evrelerinde yapıtlarıyla öne çıkarak sivrilen ve kısa süreli kendi dönemi ile daha sonraki dönemleri de etkileyen Othmar Pferschy, 16 Ekim 1898'de Avusturya'nın Graz kentinde doğdu.
Çocukluğu, Avusturya- Macaristan sınırı yakınındaki Fürstenfeld kasabasında geçti. Gençlik yıllarında muhasebecilik yaparken, tiyatroyla da ilgilendi. Asıl ilgi duyduğu fotoğrafla, 1923 yılının şubat ayından 1925 yılının mayıs ayına kadar Viyana'da
Anton Pöpperl'in yanında çırak olarak çalışmaya başladığında tanıştı. Mayıs ayında beş aylığına Almanya Magdeburg'da fotoğrafçı Robert Fendius'un stüdyosuna geçti.
Daha sonra beş ay için Almanya Friedrichshafen'da Bockelmann'ın yanında sonra da Avusturya Salzburg'da Otto Porov'un yanında çalıştı.
9 Ekim 1926'da, biraz da gençliğin verdiği serüven arzusu, Viyana garından bindiği Şark Ekspresi ile İstanbul'a gelmesini sağladı. Dileği, burada turist olarak bir kaç hafta kalmaktı. Bir gazetede gördüğü ilan üzerine, geldikten bir ay sonra Pera'nın tanınmış fotoğrafçılarından Foto Français'in sahibi Jean Weinberg'in yanına girdi.
Sonra 10 Temmuz 1931'de Beyoğlu'nda ilk stüdyosunu açarak çalışmalarını bağımsız olarak sürdürdü. 11 Haziran 1932'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde 2007 sayılı Türkiye'de Türk Vatandaşlarına Tahsis Edilen Sanat ve Hizmetler Hakkında Kanun adlı bir yasa kabul edilince, Türk vatandaşı olmayanların fotoğrafçılık gibi bazı mesleklerde çalışma yapması yasaklandı. Bu yasa sonucunda bir kaç aylığına Mısır'a İskenderiye'ye gitti.
Kahire'ye göç etme hazırlığındayken, Matbuat Umum Müdürü Vedat Nedim Tör'ün ısrarıyla, "Kemalist Türkiye'nin uzman fotoğrafçısı" olarak 1935'ten 1940 yılına kadar Dahiliye Vekaleti Matbuat Umum Müdürlüğü'nde çalıştı.
Othmar Pferschy, 2 Ekim 1936 yılında Evangelia Seimiri (3 Mart 1902-1974) ile evlendi, kızı Astrid 1937, ikiz oğulları Walter ve Ralph 1939'da doğdu.
II.Dünya Savaşı nedeniyle askere alınınca, 1940'ta Avusturya'ya dönmek zorunda kaldı. I.Dünya Savaşı sırasında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu askeri olarak İtalyan cephesinde savaşan Pferschy, bu kez Üçüncü Reich askeri olarak Norveç cephesinde askeri fotoğrafçılık yaptı.
Dönüşünde Berlin'de Alman Propaganda Bakanlığı'na bağlı yayınevlerinden biri olan Fremdsprachen- Verlag G.M.B.H'ta çalıştı. Savaşın sonunda, yeniden kurulan Avusturya'nın vatandaşı olarak, 1947'de İstanbul'a döndü. 1940'ta Beyoğlu'nda bir fotoğraf stüdyosu açtı. Aynı yıl başvurmasına rağmen Türk vatandaşlığa kabul edilmedi.
1955'te Ankaralı meslektaşlarından onu çok yaralayan bir tehdit mektubu aldı. Dördüncü stüdyosu Harbiye'de yer alıyordu. Yine 2007 sayılı yasa öne sürülerek iki meslektaşı tarafından ihbar edildi. İhbarlar artınca Othmar Pferschy'nin çalışma izni iptal edilerek, ticari fotoğraf çekmesi yasaklandı. İleri gelen kişilerin devreye girmesi ile yalnızca İstanbul'da çalışmasına izin verildi, yıllarca dolaştığı Anadolu'da fotoğraf çekmesi yasaklandı. 1969'da, her zaman "ikinci vatanım" dediği Türkiye'yi sessizce terk etti.
Eşi ve Türkiye'de doğup büyüyen üç çocuğu Türk vatandaşı olmasına karşın, yaşamının en verimli dönemini ülkemizde geçiren ve genç Türkiye'nin tanıtılmasında en iyi fotoğrafları çekerek büyük katkı sağlayan Othmar Pferschy, 23 Nisan 1984'te Münih'te ölünceye dek, çok istemesine karşın Türk vatandaşlığına geçemedi.
Etiketler: fotoğraf, Othmar Pferschy, sanat
posted by gildorx @ 3/17/2008 12:06:00 ÖS,
,
![]()
Ara Güler
2008/02/24
ARA GÜLER
http://www.fotomuhabiri.com/roportaj/araguler/araguler.html
-''DEVLET SANATÇILIĞI GİBİ KAVRAMLAR ANCAK KOMÜNİST ÜLKELERDE OLUR.''
-''ÖLMEDEN BİR GÜN ÖNCE ARŞİVİMİN TAMAMINI YAKMAK LAZIM, YOKSA KİLOYLA SATARLAR ULAN!''
-''MEVCUT FOTOĞRAFLARIMDAN 5 ALBÜM DAHA ÇIKARTILABİLİR AMA LÜZUM O KADAR DA. HERKESİN TEK İŞİ GÜCÜ SEN DEĞİLSİN Kİ!"
-''100 FOTOĞRAFLA HATIRAYA KALMIŞ DURUMDAYIM AMA 80 BİN DİAM VAR DAHA KUTULARINDA BAKILMAYI BEKLEYEN.''
-''FİLMLERE, FOTOĞRAFA HOYRAT DAVRANANA TAHAMMÜL EDEMEM. HAYAT MECMUASINDA ÇALIŞIRKEN BİR SÜRÜ ADAMI ‘FİLME HÜRMETSİZLİK’ SUÇUNDAN KOVMUŞUMDUR."
http://www.fotomuhabiri.com/roportaj/araguler/araguler.html
-''DEVLET SANATÇILIĞI GİBİ KAVRAMLAR ANCAK KOMÜNİST ÜLKELERDE OLUR.''
-''ÖLMEDEN BİR GÜN ÖNCE ARŞİVİMİN TAMAMINI YAKMAK LAZIM, YOKSA KİLOYLA SATARLAR ULAN!''
-''MEVCUT FOTOĞRAFLARIMDAN 5 ALBÜM DAHA ÇIKARTILABİLİR AMA LÜZUM O KADAR DA. HERKESİN TEK İŞİ GÜCÜ SEN DEĞİLSİN Kİ!"
-''100 FOTOĞRAFLA HATIRAYA KALMIŞ DURUMDAYIM AMA 80 BİN DİAM VAR DAHA KUTULARINDA BAKILMAYI BEKLEYEN.''
-''FİLMLERE, FOTOĞRAFA HOYRAT DAVRANANA TAHAMMÜL EDEMEM. HAYAT MECMUASINDA ÇALIŞIRKEN BİR SÜRÜ ADAMI ‘FİLME HÜRMETSİZLİK’ SUÇUNDAN KOVMUŞUMDUR."
RÖPORTAJ: Abdurrahman Antakyalı Türk fotoğrafının “duayen” ismi Ara Güler, 11 Kasım 2005 tarihi akşamı Çankaya Köşkü’nde düzenlenen ve devlet protokolünün hazır bulunduğu bir törenle “Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Ödülü”nü Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in elinden aldı. Aşağıda tam metnini okuyabileceğiniz bu röportaj, Ara Güler ile ödülünü aldığı günün ertesi sabahı, sevgili Atila Cangır'ın Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'ndeki odasında başladı, "Usta"nın davetimi kırmayıp Anadolu Ajansı Fotoğraf Servisi'ni ziyareti sırasında tamamlandı.
Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Ödülleri'nden birine de siz layık görüldünüz. Aldığınız bu ödülü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu ödül devlet sanatçılığının üzerindedir bence. Zaten Devlet Sanatçılığı kavramına da karşıyım. Geçtiğimiz sefer 80 kişiye verildi. Şarkıcılar falan sanatçı ilan edildi. 80 kişiye verilen ödülü düşünün 5 kişiye verileni düşünün bir de. Devlet sanatçılığı gibi kavramlar ancak komünist ülkelerde olur. Oralarda göğüsleri madalyadan geçilmeyen bir sürü adam görürsünüz, ama pazarda 5 kuruşa satılıyordur o madalyalar.
Sanatçı olarak tanımlanmayı şiddetle reddediyorsunuz. İçinde “sanat” kelimesi geçen bir ödülü almak tedirgin edici mi sizin için?
Doğru. Fotoğraf sanat falan değildir deyip duruyorum millete. O zaman denmez mi "Eee... Madem öyle diyorsun da ne demeye bu Cumhurbaşkanlığı Sanat Ödülü’nü aldın!" diye. Neyse ki ödül kültür hayatına katkı yapanları da kapsıyor! Bizler görsel tarihçiyiz. Tarih, sanattan daha önemlidir bana soracak olursan. Geçtiğimiz yaz 77. yaşınızı kutladınız. Geriye dönüp "keşke şunu da çekseydim" diye hayıflandığınız çok şey oluyor mu?Çoktur be yahu, yığınla! Birçok fotoğraf olmuştur. Konunun önünden geçerken ya makinanız yoktur ya da üşenmiş, tembelliğiniz tutmuştur, çekmemişsinizdir. Bir daha oraya gittiğinizde kaybolmuştur. Doğada olay öyledir, bir daha tekrarlanmaz. Bu yaşamın realitesidir.
Eser üretenler genelde bu cümleyi kamuoyu ile paylaşmasalar da sizin "çektiklerim içinde en çok beğendiğim budur" dediğiniz bir fotoğraf var mı?
Sirkeci’de bir tramvayın önünde at arabasını çeken arabacının fotoğrafımı öyle severim. Tam anında çekilmiş bir fotoğraftır, denk gelmiş ve ben de uyanık davranmışımdır orada. Saniyelik bir olaydır. Bir saniye sonra o buluşma anı yoktur! Saniyenin 1/250'sinde fotoğraf üretiyoruz. Bir saniyenin içinde 250 fotoğraf ''an''ı var yani ve siz doğru anda üreteceksiniz. Bir dakika, öylesine çok uzun bir süredir ki fotoğraf çeken için.
Ama Allah yazısı önündeki kadınların fotoğrafı ön plana çıktı.
O çok basıldı da ondandır! 1956 yılında Edirne'de çekmiştim. Bin yerde çıkmıştır en azından, sayısını hatırlayamam. Posterlerde yer almıştır. Ondan daha mühim fotoğraflar vardır ama dediğim gibi çok baskısı yapıldığı için insanlar o fotoğrafı "en iyi" olarak görmekteler.
Ara Güler denince bu fotoğraf akla geliyor, getiriliyor. Bu sizi rahatsız ediyor mu?
O fotoğraf da iyi bir kompozisyona ve düşünceye sahiptir. Çok basılmasının gerekçesi de odur.
Kenarda kalmış, insanlarla paylaşmadığınız yani gün ışığına çıkmayan önemli fotoğraflarınız var mı?
Çok var. Bunlar öne çıkanlardır. Mevcut malzemeden rahatlıkla 5 kitap daha yapabilirsiniz. Lüzumu yok o kadar da. Herkesin tek işi sen değilsin ki. Milletin işi var gücü var; karısını gezmeye götürecek, yemeğini yiyecektir. Bir fotoğrafı seyretmektense dolma yemek daha keyflidir bence de.
Fotoğraf çekiyor musunuz hala?
Tabii çekiyorum. Ama çok bozuldu İstanbul'un görselliği. Modern şeyleri çekmeyi pek sevmiyorum. Memleketin ağzına ettiler de ondan çekecek birşey kalmadı!
Çektiğiniz bir fotoğrafın ''iyi'' olduğunu nasıl anlıyorsunuz?
Deklanşöre bastığım anda çektiğim fotoğrafı kağıdın üzerinde hissediyorum. "Bu iyi fotoğraf olur" diyorum karta basılmışını kafamda canlandırıp.
Şimdi bilgisayar üzerinde bakılıyor ama fotoğraflara...
Bilgisayar da kimi zaman işimize yarıyor. Temiz baskı, renk düzeltmeleri; bunlar iyi çok iyi şeyler. Ancak esas fotoğraf negatif filme çekilen fotoğraftır benim için.
Filme çekmenin duygusal yoğunluğu mu size daha fazla geliyor?
Emeği fazla olan şeyin değeri de fazla olur. Çünkü onunla çok uğraştığınız için seversiniz ve böylece o fotoğrafa daha yakın his duyarsınız. Dijital teknolojiyi sevmememin nedeni makinelerin, cep telefonlarının, fotoğrafı dört köşe formatta çekmesi. Oysa Leica'nın 24 'e 36 'lık formatı müthiş iyi hesaplanmıştır. Çok doğru ve estetiktir o dikdörtgen. İnsan beyni ve gözü için milimetrik doğru hesaplanmıştır bu ölçü. Sevmiyorum diğer formatları.
Bir röportajınızda ''Keşke herşey deklanşöre basmakla bitse'' demiştiniz...
Fotoğrafı çektikten sonraki en ciddi sorunlardan biri, çekilen fotoğrafın seyredenine nasıl sunulacağıdır çünkü. Bu hala belli değildir. Diyelim kitaba basacaksınız, bir türlü çerçeve oturtulamamaktadır. Dik fotoğrafı iki tam sayfaya nasıl basacaksınız! Millet evirip çevirecek mi kitabı her seferinde! Yan fotoğrafı da iki tam sayfa bastığınızda aynı sorun var, fotoğraf ortadan bölünüyor, cilt çizgisi araya girip bence fotoğrafı öldürüyor. Fotoğrafta sunum olayı daha çözülememiştir. Bir de saklama derdi var çekilenleri.
Arşiviniz ile ilgili ne tür çalışmalar yapıyorsunuz?
O konuya hiç girme, b.ktur o iş. Hiçbir şey yaptığım yoktur o konuda.
Yapmayın! Onlar en önemli kültür hazinelerinden biri bu ülkenin...
Ölmeden bir gün önce hepsini yakmak lazım, kiloyla satarlar yoksa ulan! Türkiye'nin arşividir ama dünyadan da çok önemli fotoğraflar var.
Picasso'dan Hitchcock'a kadar...
Doğru, daha fazlası da var. Magnum'a bakarsan benim yaptığım işi yapan bir dolu adam görürsün. Şimdi arşivler üzerinde çalışmalar arttı ve bunları da internet üzerinden insanlara sunuyorlar ama ne kadarını? Philip Jones Griffith mesela... Çok iyi bir foto muhabiridir. "İnternette arayın da bakalım ne kadar fotoğrafı var?" dedim yanımdakilere, baktık o kadar az fotoğrafı var ki. Benim bildiğim birçok fotoğrafını koymamışlar mesela oraya. Sitelere koymazsan insanlar bilmiyor fotoğraflarını şimdi bir de bu halt çıktı! Kompüterde ne kadar varsa o kadar çekmişsin zannediyorlar. Binlerce fotoğrafı var fotoğrafçıların yahu."Arşivimi ölmeden önce yakmak lazım, yoksa kiloyla satarlar!"
Benim de gelmek istediğim konu buydu. Sizin sadece gün yüzüne çıkardığınız fotoğraflarınızla mı yetineceğiz?
Diğerleri orada, kutularda duruyor.
O kutularda duranları bilgisayar ortamına aktarmak için bir şeyler yapıyor musunuz?
Sıfır! Hiçbir şey yaptığım yok o konuda. Bazılarını taradık, onlarla web sitesi yapıyorlar benim için. Biraz Magnum Ajansı çalıştı üzerinde ama ne kadarını yapıyorlar ki! Topu topu 500 - 600 tane. Cartier Bresson'un adını yazıp arama yaptık taş çatlasa 500 tane fotoğrafı çıktı. Cartier Bresson saatte 500 kare fotoğraf çekiyor ulan! Gerçi işin bir de şu yönü var: Bir insan çektiği 15-20 resimle tarihe kalırsa büyük iş yapmış olur. Ben 100 resimle hatıraya kalmış durumdayım ama 100 tane değil ki hepsi, 80 bin dia var evde kutularda. Çıkartmaya korkuyorsun yerlerinden tekrar yerine nasıl koyacaksın diye.
Asistanlarınız yok mu bu işi yapan?
Ne asistanı yahu. Asistanım yok benim.
O kadar büyük bir arşivde aradığınızı nasıl buluyorsunuz?
Mesela Burma kutusunun yerini biliyorum. Baka baka kafama kazınmıştır artık. Birisi isteyince elimi atar tak diye bulurum istenilen filmi. Bazen biraz uğraştığımız oluyor.
Peki bir çözüm düşünüyor musunuz bunun için?
Envanterini çıkarmak gerekir diyorlar, doğrudur. Ama nasıl olacak bu? Benim yerime birileri bu işi yapsın desem nasıl bilebilecekler neyin ne olduğunu. Tarihlerine göre tasnif edilmemiştir çektiklerim. Mesela, Hindistan ile ilgili çektiklerim bir kutudadır ama 12 kez gitmişimdir Hindistan'a! Bir dolu kutu vardır böyle. Hangisinin hangi tarihte çekildiğini, hangi kentte çekildiğini nereden bilebilecekler? Ben başlarında durayım desem fotoğraf çekmeye vakit kalmayacak. Arşivle uğraşılacağına fotoğraf çekmek daha iyi gibi geliyor bana. Bu arada tanınmış fotoğraflarımın hepsi yüksek çözünürlüklü olarak taranmıştır. Ancak onlar taranırken bir şeyi fark ettim. Meşhur denilen o karelerin önü ve arkası yoktur, tek karedir. Ne kadar aptallık değil mi? Tramvayın önünde at arabasını çeken arabacının filmi tozlanmıştı. Suyun altına sokup tozunu alayım dedim film eridi gitti. Allahtan elimde baskısı vardı da röprodüksiyonunu yaptırdım. Hatta korkudan 20 kopya yaptırmışım. Ancak bu işlem sırasında netlik kayboluyor, siyah rengin tonu değişiyor. Neyse ki dijital teknoloji var ki sıfır kayıpla bu işlemi yaptırabildim. Bundan iki üç yıl önceki şartlarda olsaydık gitmişti fotoğraf!
Filmlerin uygun koşullarda saklanmadığında önce sirke kokusu yaydığı sonra da görüntünün bulunduğu emisyonlarının kaybolduğunu biliyoruz. Sizin arşiviniz uygun koşullarda mı saklanıyor?
İçine filmlerimi koymak için asitsiz kağıtlar yaptırdım ama ısı koşulları hiç kontrollü değil. Oda sıcaklığında duruyor filmler. Hatta üzerlerine yağmur yağdığı bile olmuştur bazılarının. Üzücü ama herkesinki böyle. Cartier Bresson'un arşivini de gördüm öyleydi, bilmem kiminki de öyle. Magnum şimdi böyle bir çalışma yapıyor ama bana filmleri çok da kuru tutmamak gerekir gibi geliyor.
Filmlerinizi bir uyarı yazısı ile matbaalara verdiğiniz söyleniyor. Nasıl bir yazı bu?
Evet. Tam metni şöyledir o yazının: ''Dikkat!!! Grafiker, resim seçici, redaksiyon, matbaa işlemlerinde çalışanlara mühim nottur. Elinizdekiler birer Ara Güler fotoğrafıdır. Bu fotoğraflar işlemde iken çay, kahve, gazoz, fanta ve benzeri meşrubatlarla fotoğraflara yaklaşılmaz, fotoğrafların civarında yemek yenmez ve içki içilemez, fotoğraflar ıslak veya sıcak yere, örneğin vantilatör veya kalorifer üzerine konulamaz, üzerine öksürülemez, ıslak veya pis ellerle tutulamaz, yakınında sigara içilemez ve yüksek sesle konuşulamaz.’’Matbaalarda adamlar fotoğrafı basarken yanında köfte yiyor çünkü, yağını filme damlatıyor. Filmlere, fotoğrafa hoyrat davranana tahammül edemem. Hayat mecmuasında çalışırken bir sürü adamı "filme hürmetsizlik" suçundan kovmuşumdur. Fotoğrafların boyutu kendi matbaalarındaki cihazların boyuna uymuyor diye kenarından kesmeye kalkıyor. Hakları yoktur buna. Kendi gazetesinden daha mühimdir çünkü benim fotoğrafım! Çünkü o fotoğraf tarihe kalacaktır o gazete kağıdının ise ertesi gün kıymeti yoktur artık, paket yaparken kullanırsın. Benim fotoğrafım öyle midir oysa, daha sonra defalarca kullanılacaktır.
Fotoğraflarınızın uluslararası yayın organlarında yayınlandıkları da göz önünde tutulursa evrensel oldukları konusunda da şüphe yok. O dönemde bunu nasıl yakaladınız? Döneminizin foto muhabirlerinden sizi ayıran özellik neydi?
Eski foto muhabirleri arasında iyileri vardı ama benim şansım vardı. Uluslararası yayın organları ile iletişimimi iyi kurdum. Bende şeytan tüyü de vardır. Ayrıca fotoğraf çekmek sadece deklanşöre basmakla yapılacak iş değildir. Entelektüel birikiminizin olması gerekir. Resme de, tarihe de, müziğe de, edebiyata da meraklı olmanız gerekir. Orhan Kemal, Yaşar Kemal ile aramızda fark yoktur. Onlar yazıyla bakar dünyaya ben fotoğrafla...
Diğer foto muhabirlerinde bu yok muydu?
Bir de çok fotoğrafçı girmek istese bile giremez bu ortama. Bu bir fotoğraf çetesidir. Başını da en büyük çete olan Magnum çeker. Adamlar almıyorlar içlerine.
Life dergisinde de çok sayıda fotoğrafınız yayınlandı. Dünyada çok etkin bir dergiydi ancak kapandı. Neden?
Adamlar 50 Cent’e dergi satıyorlardı ama bazı aboneleri dağ başında oturuyordu ve posta masrafı 2 doları buluyordu. Kapandığı zaman 1 milyon 200 bin tirajı vardı. Düşünebiliyor musun? Bir dergi bu kadar satacak ama abonelerinden dolayı batacak! Ama oldu işte. Gerçi bakıyorum da Life’ın devri zaten bitmiş şimdi bu koşullarda.
Niçin?
İlan servisleri ele geçirmişler basını. Patronlar da para onlardan geliyor diye ne istiyorlarsa yapıyor. Gazetelere bir bakın, haberden çok ilan sayfası var. Habere de müdahale ediyor ilancılar. Çok fena işler dönüyor. Stern dergisini takip ederim hala. Beş altı sayfalık bir röportajın arasında bir o kadar sayfa da reklam koyuyorlar şimdi. Böyle olunca röportaj bin parçaya bölünüyor, tadı tuzu kalmıyor. Eskiden olmazdı bunlar. National Geographic’te bile bu böyle. Bırakın bizi, dünyada tadı kaçtı bu işin. Şimdi herkes sadece para peşinde. Paradan başka bir şey düşünmemeleri yönünde eğitim alıyorlar çünkü. Yani "her haltı yap, köşeyi dön" olmuş rehberleri. Ayıp kabul edilmiyor bu artık. Başarılı olan adam zengin olandır anlayışı hakim şimdi. Bu dönem Bethooven'i bile yerdi. O da bir halt olamazdı bu dönemde gibime geliyor.
Günümüzde web siteleri fotoğraf üreten kişilerin eserlerini dünyanın en ücra köşesindeki insanlara bile sunma olanakları yaratıyor. Sınırlı sayıda basılan kitaplarınızın ulaşmadığı yerlerdekiler bile şimdi bilgisayarlarına bir dokunuşları ile yaptıklarınızı kolaylıkla görebiliyor. İyi olan şeylerin altının daha kalın çizilmesine neden olmuyor mu bu?
Bu Bill Gates'in dünyaya armağanıdır. Çok mühim adamdır benim gözümde Bill Gates. İyi olanın altı senin dediğin gibi çizilmiş gibi duruyor ama adamın da elinden alınıyor onlar. Firmanın, Microsoft'un malı oluyor hepsi. Dünyaya mal olmak için büyük kapitalin malı olman gerekiyor, bu çok acı bir şey.
Herkes Ara Güler'e fotoğraf çektirmek istiyor, yorucu değil mi bu?
Bir romancı geliyor fotoğrafımı çek diyor, ben ona ''sen de yazarsın benim bir romanımı yaz'' diyor muyum! Bizim iş pek mühim gelmiyor demek ki insanlara.İmza isteyenler de çok oluyor. Geçenlerde ünlü fotoğrafçı Reza, "Ara usta film yıldızı gibi" demişti sizin için. Bir foto muhabirinin yüzünün çok tanınması, medyatik olması mesleki açıdan dezavantaj değil mi?Tabii ki... Mesela Henri Cartier Bresson Fransa'da De Gaulle'den daha çok tanınır. Ancak görsel olarak değil, isim olarak. Çünkü yüzünü göstermezdi. Röportaj yapmak isteyen televizyonlara, kameralarının kendisini ense tarafından çekmesi, yüzünü göstermemesi koşuluyla izin verirdi. Çünkü gittiği yerlerde yüzü tanınacağı için fotoğraflarındaki doğallığın kaybolacağını inanıyordu.
Sizin yüzünüz ne zaman tanınmaya başlandı?
Hep öyleydi. Ben o konuda çok şanssızım. Hep bilindi yüzüm. Çünkü devrin en çok satan mecmuası olan Hayat'ın her sayısında üç-dört röportajım çıkardı. Ahmet Emin Yalman'ın resmini koy bir de benimkini; beni daha çok tanıyorlardı o devirde de!
Sizi siyah beyaz fotoğraflarınızla tanıyor ve değerlendiriyor herkes. Oysa uzun süre renkli fotoğraflar da çektiniz, hala da çekiyorsunuz. Kendi adıma konuşacak olursam, bana renkli fotoğraflarınız da oldukça keyf veriyor. Bu konudaki genel tutumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Siyah beyaz fotoğraflarınızla tanıyor ve değerlendiriyor herkes. Oysa uzun süre renkli fotoğraflar da çektiniz, hala da çekiyorsunuz. Kendi adıma konuşacak olursam, bana renkli fotoğraflarınız da oldukça keyf veriyor. Bu konudaki genel tutumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çok iyi fotoğraflarım var renkli çektiklerim arasında ama bilmiyorum neden bu böyle... Belki de insanlar fotoğraf deyince sadece siyah-beyaz'ı algıladıkları içindir. Aslında siyah-beyaz ile renkli arasında fark yoktur fotoğraf açısından. Bazı konular vardır siyah-beyaz çekilmelidir bazıları ise renkli çekildiğinde daha güçlü olurlar. Kırk - elli yıl önce çektiklerim her yerde ama çoktandır siyah-beyaz çektiğim yoktur. Gelin, buzdolabıma bakın bir tane siyah-beyaz film bulamazsınız. Kullanmıyorum artık. Bu uzun yıllardır böyle. Magnum'da da çok siyah-beyaz kullanan kalmadı.
Renkli fotoğraflarınıza haksızlık yapıldığına inanıyorsunuz öyleyse...
Tabii ki... Çok güzel resimlerim var renkli. Onlar öyle kaldı. Aslında kalmadı "var"lar. Ancak daha sonra, sanki yeni çekilmiş gibi keşfedilecektir.
Fotoğraflarınız her yerde karşımıza çıkıyor, aldığınız telif ücretlerinden epey zengin olmuşsunuzdur herhalde...
Neredeee! Her yerden benim çektiğim ama benden izin alınmadan basılan bir fotoğraf karşıma çıkıyor. Bu konuda müthiş bir arsızlık var bizde. Bu yaştan sonra hangi birinin peşinde koşacaksın. Ama çok üzüyor bu beni.
Gününüzün ne kadarını fotoğrafa ayırıyorsunuz?
Tümünü... Başka bir şey yok ki hala hayatımda.


Etiketler: Ara Güler, fotoğraf, röportaj, sanat
posted by gildorx @ 2/24/2008 11:00:00 ÖS,
,
![]()
Resim Galerisi
2007/12/04
"Web gallery of art" isimli bu sitede dünyaca ünlü resssamların resimlerini bulmak ve büyük boyutta incelemek mümkün. ayrıca belli başlıklara göre düzenlenmiş turlar ve sanat sözlüğü gibi bölümleri çok iyi. isterseniz klasik müzik eşliğinde siteyi inceleyebiliyorsunuz.Etiketler: galeri, resim, ressam, sanat
posted by gildorx @ 12/04/2007 11:54:00 ÖS,
,
![]()


