Site Network: Personal | My Company | Artist projects | Shop


 

News,Open Source Software,Linux, Technology, Debian, GNU,GPL, Özgür Yazılım, Teknoloji, Internet, Haberleri.



Mimar Sinan’ın Mantığı

Yaklaşık iki yıldır Mimar Sinan’ın değişik eserlerini inceleyerek mantığını çözen ve edindiği bilgileri bir kitapta toplayan mühendis Vahit Okumuş, bugünkü mimaride birçok bilginin yanlış olduğunu, eski eserleri onarırken de çok yanlışlar yapıldığını söylüyor.Ayasofya, Osmanlı camilerine ilham kaynağı olmuş, onları etkilemiş midir? Özellikle kubbe yapısı, Süleymaniye başta olmak üzere belli başlı camilerle aynı mimari özellikleri gösterdiğine göre... Bir de Ayasofya’nın günümüzden 1500, Süleymaniye’den de 1000 yıl önce yapıldığını düşünürsek... Bizans ve Batı mantığını kabul edince ortaya bu sonuç çıkabiliyor. Sonuçta ‘bütün Osmanlı İmparatorluğu camilerinde Ayasofya’nın etkisi vardır’ diyenler de oluyor.Ama gerçekte olayın aslı çok farklı. Pek çok onarım geçiren Ayasofya, Mimar Sinan sayesinde 500 yıldır ayakta duruyor. İddiayı dile getiren İstanbul Teknik Üniversitesi mezunu inşaat mühendisi Vahit Okumuş. İddiasını, yaklaşık iki yıldır eserlerini incelediği Sinan’ın mantığına ulaşarak ortaya koymaya çalışıyor. Çıkış noktası da tarihi, yani zamanı laboratuvar olarak kullanıp “Bir eser, taşıyıcı sistemi onarım görmeden 500 yıldır sağlam duruyorsa, bu eserin yapılış mantığı mutlaka doğrudur.” oluyor. Okumuş; eserlerini günümüz mühendis ve mimarlarının fark edemediği formüllere dayalı inşa ettiğinden sadece ‘mimar’ diyerek dar bir alana hapsetmek istemediği ve bilim adamlarının (mesela Newton ve Einstein’in) yalnız isimleriyle anıldığını hatırlatarak Sinan diye hitap ettiği Mimar Sinan’ın, tam manasıyla anlaşılamadığını söylüyor.Anıtlar Kurulu ve Rolöve Müdürlüğü’nden yetkililerin ricası ile bu işe giriştiğini anlatarak, “Ben var olanı, yani Sinan’ın dehası ile ortaya koyduğu eserleri inceledim. Çünkü Sinan var olmayanı yapmış. Dolayısıyla onun mantığını yakalayacağım, çünkü onun mantığı doğru.” diye yola çıktıktan sonra elde ettiği veriler karşısında Sinan’a hayran kalmış. Ve tespitlerini “Sinan N/P=0/0” isimli bir kitapta toplamış.Bugünkü teknik ve mühendislik bilgisi ile dünyada ne ikinci bir Ayasofya’yı ne de Süleymaniye’yi yapabilecek mimar, mühendisin bulunduğunu iddia eden Vahit Okumuş, Sinan’ın bize “Doğayı kendi mantığınıza sıkıştırmayın. Doğanın mantığını bulun!” dediğini anlatıyor. Kitabı devletin, özellikle de Kültür Bakanlığı’nın basmasını bekleyen Okumuş, bu sayede, “Ayasofya’nın Osmanlı camilerini etkilediği” iddiasının bilimsel bir çalışma ile çürütüleceğini dile getiriyor.1946 Çayeli doğumlu, 1991 seçimlerinde SHP’den milletvekili adayı olan ve ‘deprem olacak’ şeklinde uyarılarda bulunarak kamuoyunda ‘Deprem Vahit’ olarak tanınan Vahit Okumuş, 1980’lerden sonra eski eser onarımları ile ilgilenir. Bu alanda isim yaptığından, özellikle 1999 depreminden sonra cami dernekleri tarafından inceleme araştırma yapmak için aranan kişi olur. Vahit Okumuş’la, Süleymaniye’de ve Mimar Sinan’ın onardığı Kasımpaşa’daki Piyale Paşa Camii’nde görüştük.-Sizi depremle ilgili açıklamalarınızla tanıdık. Sizin bir de eski eser merakınız varmış. Nasıl başladı bu? 25 senedir gerek müteahhit gerekse proje şefi, danışman olarak ilgileniyordum. Ancak 1999 depreminden sonra hemen her cami ile ilgilendik. Cami dernekleri bunu inceleyin diye çağırdı. Devlet pek sahip çıkamıyordu. Yunus’un bir sözü vardır. “İlim ilim bilmektir. İlim kendin bilmektir.” Bu, yanlış bir tefsirdir. İlim, bilim bilmektir, bilim kendin bilmektir demek lazım. İlim, bilinenleri bilmektir. Fakat biz bunu yanlış kullanıyoruz. Bilim adamı bilgiyi bulandır. Bunların hiçbirisi ve hiçbir şey yoktan var değil. Tabiatta var zaten. Var olanı bulduk. Onun için bilim demek, din demektir. Yani siz Allah’ın yarattıklarını buluyorsunuz. Bu nedenle Mimar Sinan bilim adamıdır. Bir formül bulmuştur. Bilim adamları buluşları ile anıldığı için ben ona Sinan diyorum; mimar diyerek onu dar bir alana hapsetmemek için. Bugünkü bilim yanlış çözümler yapıyor. Ben Sinan’la öğrendim bunu.
-Neler yanlış mesela?Statik çözümleri yanlış. Statik, bir binanın yükleri altında sistemlerinde oluşan gerilmelerin hesap şeklidir. Yanlış olduğunu Sinan’la öğrendim.
-Nasıl tanıdınız Sinan’ı? Bugünkü statik sistem, bulduğu matematik çözüm yöntemine, yapacağı eserin bu sistemle çalışmasını ister. Sinan ise tasarladığı eserin çalışma mantığını bulur ve ona çözümler getirir. Bu, Sinan’ın temel buluşudur. Eski eserlerle uğraşırken şöyle bir şey gördüm. Sinan, bir yere bir taş koymuşsa bunun bir nedeni, niçini vardı. Çok ilginçti. Diyorsun ki Sinan bunu niye yapmış, niçin yapmış? İlk defa bu nokta beni çekmeye başladı.
-Buradan yakalandınız Sinan’a.Evet. Dünyada üç tane büyük laboratuvar vardır. Birisi tarih, yani zaman, diğeri dünyanın da içinde olduğu âlem. Üçüncüsü ise insan. Kendinizi tanımıyor ve laboratuvar olarak kullanamıyorsanız bilim yapamazsınız. İşte burada Sinan’ın eserlerinde tarihi, laboratuvar olarak kullanmak gerektiğini sezdim. “Bir eser, strüktürü, yani taşıyıcı sistemi onarım görmeden 500 yıldır sağlam duruyorsa bu eserin yapılış mantığı mutlak doğrudur.” dedim. Mesela Süleymaniye 500 yıldır ayakta ve hiç bozulmuyor. Bu, tesadüf olamazdı. Sinan’ın buna benzer bir sürü eseri duruyor. Öyleyse bunun mantığı doğru, benim bilgilerim yanlış mı diyerek işe başladım.
-Sonuçtan sebebe gittiniz...Ortada Sinan’ın eserleri vardı. Bana gelip bu çalışmayı yap dediklerinde “Ben Sinan’ın mantığını yakalayacağım.” dedim.
-Kim talep etti böyle bir çalışmayı sizden?Anıtlar ve Rolöve Müdürlüğü’nden Dr. Hüseyin Kaya ve yüksek mimar Cenk Okumuş rica etti. “Savunup duruyorsun, yapıver bakalım.” dediler. Bir de kitaplarda Sinan sanki Ayasofya’dan esinlenmiş veya ondan kopya etmiş diye iddialar yer alır. Bütün dünyanın iddiası bu. Türkiye’dekiler bunun aksini savunurlar ama hep görsellikle. Bilimsel bir çalışmamız yoktu. Sıkıntı oluyordu. Çünkü Ayasofya daha önce yapılmıştı.
-Mimar Sinan’ın mantığını yakalayabildiniz mi? Çalışmalara 2003’ün sonlarında başladım. Günlerce eserlerini sadece seyrettim, mantığını yakalamak için. Eserlerinde her şey simetrik, asimetrik hiçbir şey yok. Önce şu soruyu sordum kendime: “Bugünkü bilimin kullandığı metotlarla onun mantığını bulabilir miyim?” Denedim. Bir türlü yanaşamadım. Ama bazı ipuçları yakaladım. Rolövelerden ve eski eser onaranlardan edindiğim bilgileri de kullanarak “Niye bunu böyle yapmış?” diye sorguladım. Bir süre sonra onun gibi düşünmeye başladım. Mesela kubbenin ortası delik olmalı diyorsunuz; çünkü çok önemli bir özellik. Gidip bakıyorsun kubbenin ortası hakikaten delik.
-Önce düşünüp sonra var mı diye bakıyordunuz? Elbette. Önce düşünce ile buluyor, sonra test ediyordum. Bugünkü mühendislik hâlâ yanlış yapıyor. Yeni yapılan kubbelerde dairenin mesnedi (oturduğu yer) yanlış. Romalılar Ayasofya’da bunu 15 derecede oturtmuş. Sinan ise yarım daire çizer, mesnedi aşağı doğru çizerek 15 hatta 14 derecede oturtur. Bunu yapmazsanız eğilme gerilmesi sıfır olmaz, yani bu sistem çöker. Onun kendi buluşudur. Mühendislik diliyle söyleyeyim. Tanjant alfa sıfır olduğunda N/P ¹ 0 olur. Bu da mesnedin doğru yapılamayacağını gösterir.
-Biraz açalım, bu ne sağlamış oluyor bize?Burada çekme kuvveti olmaz. Sinan böyle yapmasaydı Süleymaniye yıkılmıştı şimdiye kadar.
-Zamana daha mı dayanıklı hale gelir? Eğilmeye dayanan cisimler vardır, bir de dayanmayan cisimler... Kemerler veya Horasan harcı ile örülmüş tuğlalar hiçbir zaman eğilmeye çalışmaz. Sadece basınç kuvvetine çalışır. Sinan öyle bir form oluşturuyor ki, sistem sadece basınç kuvvetine çalışıyor. Bunu yapabilmesi için de mesnedi 15 dereceye indiriyor ve kubbenin ortasını deliyor. Buraya bir alem koyuyor. Aslında Sinan’dan önce alem yok. Alemi niye koyuyor? Kubbenin ortasındaki delikten yağmur yağmasın diye koymuyor. Yani kemerin ortasını ilk defa Sinan deler ve kemerin bu kalınlığını belirli bir geometrik hesapla ve kesin doğru ile hesaplar ve yapar. Sinan Ayasofya’yı onardığında bunu yapmış ve kubbeyi delmiş. Sinan onarmasaydı Ayasofya kesin yıkılırdı. İspat da ederim bunu.-Ayasofya’da ne yaptı ki Sinan? Ayasofya’da, “analemma” denen Romalıların strüktür oluşturmak için buldukları bir sistem vardır. Hoffman tarafından bulunmuştur. Fakat Hoffman bunun, mimari bir oran olduğunu ileri sürmüştür. Analemma, mimari bir oran değil, taşıyıcı sistemin bir değeridir. Ayasofya’da o orana göre taşıyıcı sistemler oluşturulmuş, kubbenin kalınlığı ona göre tayin edilmiş. Bu yanlışı ilk defa Sinan görüyor. Ve onu onarıyor, kubbenin ortasını deliyor. Ayrıca, Ayasofya’da 60 derece ile 45 derece arasında kesit oluştururken, yani düzenleme yaparken tahta koyuyor, içini boş bırakıyor. Kubbenin üstünde ağırlık olmaması gerekir diyor. Ayaklar oluşturuyor, pencereler açıyor. Onları nedensiz, niçinsiz açmıyor. Ama yeni onarımlarda bu tahtaları büyük olasılıkla kaldırıp içini doldurdular. Avizeyi çıkarıp yana koydular. Bu, yanlıştır. Çekme getirir. Strüktür bilmeden bir eski eseri onaramazsınız. Yanlış yaparsınız. Ne kadar yanlış yaptıklarını bilmiyoruz. Şimdi çatlamalar oluyor Ayasofya’da. İşte bu, Sinan’ın yaptıklarını anlamamanın sonuçları. Eğer Sinan’ın metotlarını kullanmazlarsa, bugünkü betonarme ile yapılan binaların hiçbiri depreme dayanmaz.
-Kubbe kalın olsa ne olur, ince olsa ne olur? Kalın olsa eğme momenti gelir, yani çekmeler oluşur; taşımaz, yıkılır. Bunun minimumda tek doğrusu var. Bu tek doğruyu Sinan bulur ve bulduğu şeyler, bugün her mühendisin öğrenmesi ve okuması gereken şeylerdir. Bugünkü ilim, Sinan’ın bulduğu bu tek doğru formu bulamaz. Onun için Sinan’ın bütün eserleri depremde en son yıkılacak eserlerdir. Yani deprem olduğunda herkes Süleymaniye’ye koşacak dersek, doğrudur.
-Sinan’ın sizi şaşırtan başka formülleri de var mı? O kadar çok ki. Sinan’ın yatay koyduğu kirişler vardır pencerenin üzerinde. Biz buna söve diyoruz. Bu kirişlerin ortasına parça koymuştur. Burada öngerilmeli beton hesap sistemi vardır. İlk defa Sinan uygulamıştır. Yine istinat duvarlarını da belirli bir hesapla yapmıştır. Topkapı Sarayı’nda 20 metre yüksekliğinde istinat duvarları var ve 500 yıldır duruyor. Ama şimdikiler... Sinan başka bir sabit daha buluyor aslında. Onu bulana kadar çok uğraştım. Fakat bunu hiç açıklamadım. Çünkü ben anlattıktan sonra buna sahip çıkacak bir sürü insan olacak. Ufacık sorular sorma hakkım olsun diye yaptım.
-Tuzak var yani.Tabii ben bunu onaylattım belirli şeyde, böyle sahtekârlık etmesinler diye.
-Peki Sinan’ın 500 yıl önce bu teknolojiyi kullanmasını neye bağlıyorsunuz? Çok iyi geometri ve trigonometri biliyor. Zannediyorum Sinan’a Süleymaniye’yi yap dediklerinde 7 yıl beklemesinin, kubbeyi çakmamasının nedeni de bu. Süleymaniye’nin kubbesinin matematik hesabını çıkarmaya çalışır. Çünkü bir buluştur o. Öyle bir hesap yapıyor ki, bunu yaptıktan sonra yeni bir tanesini yapması için hesap yapmasına gerek yok. Ben diyor 100 yıllık eser yapmak istemiyorum, 1000 yıl dayanacak eser yapmak istiyorum. İddia ediyorum 1000 yıldan fazla yaşayacak Sinan’ın eserleri. Bugün dünyada, aynı malzemelerle bu işi yapabilecek mühendis, mimar yoktur. Formülünü bilmedikleri için yapamazlar. Betonla yaptıkları da 100 yıldan fazla dayanmaz.
-Sinan ne tür malzeme kullanıyor eserlerinde? Horasan harcı ve form kullanmıştır. İki çeşit malzeme kullanmamıştır. Yani tuğla kullanmış, tuğla tozundan kireci karıştırarak harç yapmıştır. Taş yapıyorsa, taş tozunu kullanmıştır. Çünkü iki malzemenin zaman içinde çalışımı değişkendir. Bugünkü bilimin Ayasofya, Süleymaniye ve Selimiye’nin strüktüründen haberi yok, zaten bu bilim onu çözemez. Ki bunları böyle kafadan atamazsınız. Çünkü bana yarın çok büyük sorular sorarlar.
-Nasıl bir etki yapacağını düşünüyorsunuz? Bir kere bugünkü mühendisliğin statik sistemi değişecektir. İki, eski eserler onarılırken, mesela Vatikan’ı da onarırken bizi çağıracaklar. Bu bilimi kullanacaklar. Dünyanın herhangi bir yerindeki eski eserlerin onarımı için kesin bu bilime danışmaları lazım. Türkiye’ye gelir getirecektir. Sinan’ın bu bilgilerini öğretecekler ve bugünkü statikteki, yani bir binanın yükleri altında, sistemlerinde oluşan gerilmelerin hesap şeklindeki matematik yanlışları düzeltme durumundalar, düzeltmeliler. Yoksa hep yanlış olur ve yıkılır binalar.
-Ama gidişat bu yönde.Evet. Betonla yapmaya kalkıyorlar. Bu daha kötü. Beton dayanmaz. Betonun ömrü çok az.
-Uyarıyor musunuz ilgili yerleri? Bu konuda çok konuştum. Betoncular da seni tehdit etmeye başlar.
-Başlar mı, başladı mı? Biraz dışlama var. Neyse. Birçok insanın ekmeği... Burada siyasi irade lazım. Bu sadece bir kişinin bağırıp çağırması ile olmaz. Teknik şartname değişecek. Bilim adamlarının kafası değişecek.

350 ESERE İMZA ATTI
Doğum tarihi tam bilinmemekle birlikte 1490 tarihinde dünyaya gelen Mimar Sinan 1588'de vefat ettiğinde Osmanlı'nın mimarbaşılık görevini ifa etmekteydi. Osmanlı'nın en güçlü döneminde yaşayan Sinan, Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murat dönemlerinde görev yapmış ve geride 84 cami, 52 mescit, 57 medrese, 7 okul ve darülkurra, 22 türbe, 17 imaret ve 3 darüşşifa, 7 su yolu kemeri, 8 köprü, 20 kervansaray, 35 köşk ve saray, 6 ambar ve mahzen, 48 hamam ile birlikte 350'yi aşan eser bırakmıştı. Bunların yanında onarımını yaptığı eserler de vardı. Eserlerinin başlıcaları şunlardı: Süleymaniye, Selimiye, Şehzade (Mehmed), Rüstem Paşa, Mihrimah Sultan, Zal Mahmut Paşa, Sinan Paşa, Mihrimah Sultan, Sokullu Mehmet Paşa, Valide Sultan Külliyeleri. Barbaros Hayrettin Paşa Türbesi, Hayrettin Paşa Hamamı (Çinili Hamam), Rüstem Paşa Medresesi, Kırkçeşme Su Yapıları, Haseki Hürrem Sultan (Çifte) Hamamı, Rüstem Paşa Kervansarayı, Büyükçekmece Köprüsü, Sultan Süleyman Kervansarayı, Piyale Paşa Camii, Sultan II. Selim Türbesi. III. Murat Köşkü. Sokullu Mehmet Paşa, Kılıç Ali Paşa ve Şemsi Ahmet Paşa camileri. Bunların bazıları Sinan'ın neredeyse sıfırdan yapar gibi onardığı eserlerdir.
Kaynak:
http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=22919

Etiketler: , ,

posted by gildorx @ 1/15/2008 11:11:00 ÖÖ, , links to this post




Tarihin En Renkli Ve En Yeni Atlısı:Futbol

Tüm tarih içinde verilebilecek en yüksek paralar bir sporcuya ödeniyor. Yüzbinkişilik stadlar, TV başında iki milyara yakın izleyiciyle tüm tarih içinde futbol, yeryüzü kültürünün en büyük katılımını sağlıyor. Sporun ve müsabakanın tarihi şüphesiz çok eski. İstanbul'da binyıl yaşayan Bizans'ta, bugünkü Sultanahmet Meydanı'nda Maviler ve Yeşiller arasında bitmeyen çekişme, imparatorluğun son yüzyılında "siyasete" dönüştü, spor, sağ-sol gibi, imparatorluk halkını keskin bir siyasi bıçakla ikiye ayırdı.Müsabakanın izaha (eleştiriye) muhtaç olması, maç sonrası tüm taraftar ve spor yazarlarına yorucu işler doğurtuyor, TV'ler günde üç-dört saat, gazeteler hergün 4-5 sayfasını bu taşkın romantiklerin sloganlarla süslü futbol yazılarına ayırmak zorunda kalıyor. Gündelik hayatın tüm dedikodusu, insanların birbirleriyle nerdeyse tüm sözlü alışverişlerini belirleyici duruma geliyor. Birbirlerini acımasızca yerin dibine batıran yazarlar, hakeme, oyuna, futbolculara, antrenörlere itirazlarını hafta boyu sürdürüyor. Dik kafalı isyankarlar mı bu taşkın romantikler, yoksa, yeni bir hastalığı mı bulaştırıyorlar? Gittikçe kravatları daha süslü ve renkli, konuşmaları gittikçe cazgırlaşıyor, komik giysili hokkabazlara dönüşürken, fena halde öfkeleniyorlar. Tüm zamanlarında bıkmadan usanmadan "futbol" konuşuyorlar.Söz ustalıklarıyla bir atı mı şaha kaldırmak istiyorlar, yoksa, angaryadan beyin tartaklaması bir muhabbet mi? Gürültülü patırtılı bu muhteşem kargaşanın büyük mutluluğunu anlamamız lazım. Yakıcı güneş ya da kar yağmur altında, kan-ter içinde bir topun peşinde koşan futbolcuları modern tarihin en büyük savaşçıları yapan şey nedir? Hangi kaba arzularımızı, hangi sanat tutkumuzu, hangi ilahi sevinçlerimizi saklıyorlar? Bir stadyum dolusu rengarenk bayraklı gençlerin topluca şarkı söylemesi, kalabalıkların birden istilacı bir düşman güruhuna dönüşmesinin altında neler yatıyor?Tabiattan kopup, topluluk halinde yaşamaya başlayan insanlar, bulundukları şehri, alanı, tepeyi, arazileri, düşmana karşı savunmak zorundaydılar. Tüm eski şehir yapılarında kalelerin dik, yüksek, aşılmaz surlarla çevrelendiğini, korunma güvenlik sağladığı, bilinen tarih içinde, tüm savaşların kalelerin savunulması - ele geçirilmesi olduğunu biliyoruz.Artık bazı "ideolojik" bilgilerimizi de değiştirme zamanı geldi. Sosyal bilimciler bir halkı, bir milleti oluşturan-kaynaştıran temel değerlerin dil, din, ortak tarih, ortak heyecanlar olduğunu iddia ederse de, eksiktir bu tanım. Daha da geriye, "aynı kale savunması", "aynı istilaya karşı koyma, yani, aynı kale içinde yaşayan insanların biriktirdiği korkular heyecanlardır toplulukları halklaştırıp birarada tutan.Aynı kaleyi savunma dürtüsü, dil, din, mezhep, renk gibi ortak değerlerin daha ötesinde olduğunu bugün futbol sayesinde öğreniyoruz, mesela, yabancı, çok uzak bir ülkenin futbolcusu, bizimle aynı kaleyi savunduğu için hemen benimsenip, birlik-bizden duygusunun içine girebiliyor. Yabancıyı hızla bizleştiren bu kültürden tüm sert uluslar korkmalı. En iyi örnek Revivo'dur, o bir yahudidir, ama artık bizdendir, çünkü bizim kalemizi savunuyor. Futbolun renkleri yeni bir kan bağı, yeni bir akrabalık oluşturuyor.Toplulukların vahşi taşkınlık, ateşli tutkular, büyük korku ve büyük sevinç anlarında yaşadıkları ortak heyecanlarla oluşturdukları bizdenlik duygusu, dil, din gibi ideolojik değerlerin ötesinde, yepyeni bir dünya kuruyor. Şehrin gururu, namusu için istilaya karşı koyabilecek kahramanlara her zaman ihtiyacımız var. Küreselleşen yeni dünyanın kapılarını futbolun değerleri ardına kadar açıyor!Ancak kalelerimizi artık top, tüfek, bomba, mancınıkla korumuyoruz, zarif ayak oyunu, mis kokulu ara paslar, narin çalımlarla ve üniforma yerine sarı, kırmızı, lacivert, pırıl pırıl rengarenk formalarla. Kılıç ve baltaların kaybolup, yerini içi hava dolu zıplayan bir topun alması (ilkel kılıç, baltaların, döner bıçaklarının kaybolduğunu tam da söyleyemeyiz) çok şeyin değişmekte olduğunu gösteriyor. Ancak sahada dökülen kan, aynı kan, aynı korku, kale aynı kaledir. Kalenin özgürlüğü bayraklar, aynı bayraklardır. Ve çoktandır şehirler kalelerini turizme açarken, kalelerin namusunu, stadyumlarına emanet etti...Otuzbin-ellibin insanın bir stadyum içinde topluca şarkı söylemesi insanoğlunun zaferidir. Tarihin en büyük korosudur bu, yeryüzü tarihinin hiçbir döneminde insan seslerinin fırtınasıyla göklerin sarsıldığı böyle büyük bir şölen, bir bayram olmadı. Zevkin ve şiddetin doruk noktaya çıktığı, hayvanca azgınlık ve kudurmuşlukla çılgına dönen kitlelerin muhteşem bir koronun şarkıları-marşları içinde aşklarını dile getirmesi, tarihin en büyük evrensel karnavalını her hafta bizlere yaşatıyor.Her türlü çirkinliğin, psikolojik bozuklukların, şöhret için her yolu denemenin, kirlenmişliğin şiirden tiyatroya zehirlediği sanat eserlerinin yerini artık, canlı mı canlı bu Tanrısal coşku çoktan aldı! Seyri soluğumuzu kesiyor.Tanrı tarafından verilmiş erkek gücünün ve sertliğinin estetize edildiği ve birlikte top çevireceğimiz rakip bir oyun arkadaşımızın varlığıyla, bu tören, hepimizi kutsal bir aşkın göğüne çıkartıyor.Dinler, ideolojiler, devlet, sanat, baskıyla ve zulümle kurdukları iktidarlarını kaybediyor. Spor, başta futbol, erkekliğin bütün sırrını yeniden stilize edip, yepyeni bir tarih yazıyor. Kuralları koyulmuş ahlaki ve adil bir dengeyi/kapışmayı yeniden yeryüzü topraklarına taşıyor. Entellektüel, sanat meraklısı, kadın, çocuk, ihtiyar, sağlıklı ve evrensel bir kuvvetle dolup taşıyor! Sihriyle manyaklaşıyoruz.Yaşadığımız dünya, siyaset, sanat kirlendikçe, siyaset ve sanat kapalı kapılar ardına çekilip komplolora, büyük güçlerin eline geçip kalleşleştikçe, kitleler gözleriyle takip ettikleri daha dobra daha "erkekçe" bir oyunun peşine düşüyor! Hatta siyaset, sanat, iktisat çileden çıkarttıkça insanları, futbol daha çocuksu, saf, meleksi ve çok daha dürüst, mertçe bir oyun sunuyor!Bütün çağların bu en kirli çağında, bilincimizde-benliğimizde tarihin depoladığı hangi zevkler, hangi arzular, hangi duygulardır, karmakarışık hayatın içinden sıyırıp-kurtarıp futbol maçında yanyana getiren! Tribüne oturduğunuzda şehrin başka yerinde göremeyeceğiniz dümdüz ve yemyeşil bir boşluk, yığınlar burada neyi temize çeker?Gençlerbirliği, ya da Tofaş gibi şehri temsil etmeyen takımlar başarılı olsa da taraftar bulamıyor. Ezeli rakip arayışının aynı şehirden çıkması (derby), en sert taraftarlığın Göztepe-Karşıyaka, FB-GS gibi aynı sokaktan seçilmesi, gündelik hayatımızda birebir öfkeleneceğimiz-kızacağımız-övüneceğimiz insanların burnumuzun dibinde olması, ruhumuzun en hoş arzusunu ortaya koyar, o, konuşabilmek için "insan" arar. TV ve gazetelerin sanal dünyasından değil, münzevi yalnızların hayal dünyasından değil, canlı canlı sokağın içinden görünen-tanınan kahramanlar ister! Hayatımızın en güzel sayfasıdır sokak!Fatih, fetih duygusunu, bozguncu, yıkıcı neşesini, barbar, narasını duyuracağı kadar yakın olmalıdır rakip! Çok uzak bir diyarın takımını yenmek şüphesiz gurur verir, yaşlanıp, sevinçlerimizi kaslarımızdan zihnimize taşıdığımızda daha da zevk duyarız, ama gençlerin kaslarını tatmin etmez, genç insanlar, günbegün görüştükleri sıcak ilişkiler arasından seçer dövüşçüsünü! Gerçek heyecan "annemizin ligindedir".Futbol oyunu, duygularımızı tiyatro, sinema, kitap gibi akılla, hayalle bağdaştırmayı sevmez ve daha sahici bir çatışma kurar. Ruh dünyamızı ayaklandıran futbolcunun seri, zarif egzersizleri, topu anlık kararlarla hızla yönlendirebilme ve karşı oyuncuyu geçebilme becerisi.Maçın, tüm sanat ve gösteri dünyasını aşan gücü, orada hemen canlı canlı gerçekleşmesi. Heyecanın-gerilimin "sonuca" bağlı olması. Tarihi birkaç maç dışında o hafta oynanan tüm maçlar hızla bayatlar, iki hafta sonra tamamen unutulur, sonucu dışında iz bırakmaz.Maçı kaçırmamak, dakik bir keskinlikle orda hazır olmak, sonradan anlatılan maçın, kaçırılan pozisyonun gerilimini üzerimize giymek zordur. Bir gösteriye-hikayeye izleyenin katılması zordur.Futbol maçı olup biteni sert bakışların ayrıntılarıyla göstermesiyle tüm izleyenleri şehvetle içine alır. Çok geçmeden sahadaki oyuncular gibi refleksler vermeye başlarız, oyuncuların ayakları-kafaları tribünlerle büyük bir organ gibi birleşir, oyuncu-taraftar büyük bir ruhun içinde bütünleşir!Sanat eserini aşan sırrı, "maçın henüz bitmemiş" olması, bitmiş olsa dahi, rövanşı var, gelecek senesi var deyip, iddiayı-kapışmayı sonsuz bir geleceğe uzatır. Birgün mutlaka karşılaşacak olmamız, gündelik hayatımızda bize "genişlik" verir, intikam saatini zihnimiz kollamaya başlar!Geçmiş hikayelerin-tarihin heyecan verici büyüklüğü tartışılmaz, ancak artık bizim uzağımızdadır, nostalji tadı verir. Bedenimizin coşması için olup bitene girmesi gerekir. Yağmura tutulmak, çamuruna gömülmek sahada destan yazılırken o an tribünde bağırmak, tarihine şahid olmak, bizi şiddetli bir taraftar yapıverir.Modern insan herşeyi hızla tüketir, modern uygarlık bu iştahı yenilerle "azdırmak" ister, yeni bir şarkı, yeni bir mimarı, yeni bir şov, hergün yeni birşey bulmak zorunda. Maç, uygarlığın arayıpta bulamadığı sonsuz sayıda "yeni" sunar, maç, "bitmeyen yeni"dir sonsuz sayıda yenidir, her hafta tıka-basa yeni heyecan sunar topluma. Toplumu değiştirmek isteyen, siyaset, sanat, bilim adamları bu hızlı yeniye ayak uyduramaz, çekingen, tereddütlü, içe dönük eski adamlar gibi bu hızın karşısında "muhafazakar" tepki vermeye başlarlar! Oysa, pet şişeleri gaz bombaları gibi, bayraklar alevli mızraklar gibi ve gençlerin bedenleri tribünlerde tutkunun aleviyle çoktan tutuşmaya başladı, onlar çoktan takımları için ölmeye geldiler.Futbol nükleden uzaktır! Sululuk, uyuşukluk, yalakalık, şımarıklık asla kaldırmaz, affedilmez bir ciddilik ve gerginlik, din gibi, devlet gibi ordu gibi. Çok ciddi ve sert bu yapılanmanın şakaya gelir tarafı yok. Sersem, budala, kaba saba adamların işi hiç değil. İnsanoğlu heyecan ve coşkunun yüksek aleviyle pişebilmek için çok soylu hünerler, çok soylu duygular arıyor, gladyatör tadında sert zevkler kovalıyor! Siyaset, sanat ve meydanlar kitlelere kapatıldıkça, insanoğlu kendiyle ve tarihle hesaplaşacak bir delik, bir boşluk bulup, fırlıyor tarihin tekerleklerinin altına!Taraftar, sert-tekmeci oyuncusunu da, top tekniği yüksek zarif oyuncusunu da çok sever. Bu "delice" hayranlık tasavvufta da aynıdır. Tanrı sevgisi ya güzellik (cemal) ya da öfke-gazabıyla (celal) gerçekleşir. Tüm stadyum kahraman, savaşçı oyuncusunu göklere çıkartır, eskiden Erzurum'da atılan slogandı, "bokuni yiyim", "yaragini yiyim".. Maçın doruk heyecanında şuursuzlaşma yaşanır. Bilinç bütünüyle kaybolup, bilinç dışı tarih öncesi dürtüler ortaya fırlar. Şuursuzlaşma halinde seyircilerin ve futbolcuların tüm davranışları şempanzeleşir. Futbolcular, taraftarlar çığlıklarla hergün görüştükleri arkadaşlarına tekmeler, küfürler savurur. Taraftar yaka paça birbirine girer, tribünler birbiri üstüne düşer, tel örgüler parçalanır. Aynı mahalleden, hatta aynı aile içinden karşı takım taraftarıyla gözünü kırpmadan boğaz boğaza çatışmaya girer. Üstelik dünyada nefes aldığı müddetçe bu çatışmalardan ruh varlığı hiç bir zaman allak bullak olmayacak, ben ne yaptım, demeyecektir.Ruhlarımıza bu savaşçılığı öğreten nedir? Zincirlerimizi koparmak için bahane mi arıyoruz. Aslında arzulanan, o orgazm-şuursuzlaşma hali. Kimse kendine bu cinnet halini yakıştırmaz, ama, çıplak insan işte budur. Dar kılıfından kurtulan bedenimiz her yöne her şekilde saldırır. Şuursuzlaşma halinin hukuki bahanesi hakemin kötü yönetimidir. Hakem, (Allah'ın sıfatlarından biri de, "hakim"dir) insanoğlunun yenilgisine bahane için icad ettiği şeytanın ta kendisi. Devletler düşman, dinler şeytan, taraftar da kötü hakemlerin varlığı olmadan mutlu olamaz.Mağlup bedenimizi ıstırabından kurtarabilmek için tüm beceriksizlik ve günahlarımızı yıkabileceğimiz bir hakem bulmak zorundayız. Aşkın güzelliği, iyileri ve kötüleri hiçbir zaman ayırt edemeyişidir.Oysa, şeytan da cinler de hakem de asırların-dinlerin-devletlerin bahanesidir. Taşkın ruhların manevi gerilimin uçsuz bucaksız heyecanını insan bedeni kaldıramaz. Bu çırılçıplak sarhoşluktan daha güzel ne vardır dünyada?Bedenimizden sıyrılıp fırlayan bu gürültülü kurt adamın deliliklerini, cinlerle, şeytanla, perilerle ilişkisi yoktur. Boş ve gülünç deliliklermiş gibi, boş ve gülünç batıl inaçlarmış gibi bu bedeni kaç asırdır yargılıyoruz. Yeterince ürkmedi mi insanoğlu, öfkesini ve sevincini yeterince panik atak gibi hastalıktan saymadı mı?İnsan denen yaratık ruhunu çırılçıplak nerde ne zaman ortaya dökse, uygarlık, dinler, devlet paniğe kapılır!Bu kendinden geçme anında, tüm sporcuların müslüman, hristiyan, zenci, beyaz oluşundan uzaklaşıp tarih öncesi ortak insani bir vücut dili kullandığını görürüz, işaret parmağıyla itiraz eden, şaşkınlığı, anlamadığını, tepkisini, aynı el, kol, yüz işaretleriyle dile getiren futbolcu, gol kaçırınca avuçiçleriyle kafatasını örter, gol atınca dar gelen vücuduna yapışmış formasını hırsla yırtarak çıkartmak ister, her faul yapanın, ben yapmadım diye ellerini kaldırması. İsa'nın son akşam yemeğinde ihbarcı havarinin ondan bahsedilmediği halde aynı şekilde ellerini kaldırıp ben yapmadım demesinin aynısıdır.Ve gol atan, başaran her gencin sevincini kucaklaşarak, sarılarak gerçekleştirmesi, eski-yeni bütün dünyalıların mutluluk şeklidir. Yükselen seslerle çığ gibi büyüyen bu sevinç, hayatımızın geri kalan taraflarında bilmece gibi saklanmıştır bizden.Dünya çocuğu olmak! Yarattığı heyecanın büyük müjdesini sarılarak, birleşerek, arkadaşlarıyla üst üste yıkılarak kutlamak! Sonsuz maviliklere açılmış bembeyaz bir yelkenli gibi, sarıldıkça birbirimize rüzgar doldurur içimizi.Sarılmak, depresyon çağına girmiş, kitleden, topluluktan kopup, yalnızlaşan bireylere gösterebileceğimiz en kahramanca duygumuzdur hala! Heyecanlı boğulmaklı sesiyle sevinçten ağlayan insanların kucaklaşma sahneleri, hergün biraz daha tiksindiğimiz, iğrendiğimiz dünyanın çok ötelerinde aradığımız Tanrısal bir sağlıktır. İnsanlığımızın, ruhumuzun aşırı uyarılmasına sebep olan gol sahneleri, doğuştan getirdiğimiz tüm niteliklerimizi çürütüp kokutan bu dünyaya karşı, balların balı, sevgilinin, cennetin, hayalin, hayatın ta kendisidir!Şimdi lütfen bir de çocuklarımıza bahsettiğimiz sosyal, siyasi hayatlara bakın, kan dökücü, yokedici bir bıkkınlıkla intihara sürüklediğimiz kitleler, gol sevincindeki bu sonsuz hoş duyguyu, bu her hafta tazelenen zafer coşkusunun manevi hazzın uçuruşuna, uçurumuna fazlasıyla muhtaç, bırakın delice koşsunlar stadyumlara, kıskıvrak yakalasın, alev gibi tutuşan, tatlı seslerin en güzel ışığı tempolu alkışları.Totem etrafında dans eden ilkeller, uçsuz bucaksız bozkırda şaman büyücülerinin törenleri, mayıs ağacı etrafında baharı kutlayan kavimler, ateş üzerinden baharın müjdesiyle atlayanlar, kutsal sayılan ağaç ya da dikilitaş etrafına toplanmış kasabalılar, büyük şehirlerin meydanlarına sığmayan kitleler, kilise ve camiilere doluşmuş inanmışlar, Yunan tiyatrosu'ndan günümüze tüm seyir, temaşa sanatlarını da içine alan, gösteri, müsabaka, bayram, tören, şenlik ve kutlamaların hepsini bir araya toplayan, hepsini özetleyen evrensel bir ortalamayla hepsinden birşeyler saklıyor futbol maçı. Neşeli bir tempoyla tarihin bir küçük tekrarı gibi.Tarihin ve insanın derininde ve temelinde maddi, manevi, Tanrı, şeytan, savaş, büyü, ayin, çatışma, kutsallık, kahramanlık, dans, koro, trans, eğlence, şamata hepsinin bir potada elenip, en vurucu, en çarpıcı en etkileyici renkleri bir futbol maçında buluşmuş olması, tüm kıtalarda insanoğlunun aynı coşkuyla yaktığı dünyanın meşalesi haline getiriyor futbolu!Sıkı bir romanın etkileyici yönü "akıcı" oluşudur, dedektif romanları daha keskinleşmiş bir merak duygusu içine sokar sizi, ancak hiçbir sanat eserinde futbol maçındaki tedirgin edici gergin bekleyişi bulamazsınız. Karşı takıma meydan okuma, alaya alma, hor görme, küfretmeden sonra karşı takımdan yenilecek golün hüsranı gerçekten yıkıcıdır. Ve ölümsüz kahramanlar gibi marşlar-sloganlarla övdüğümüz oyuncuların tel tel dökülüşü "kahredicidir". Bu denli acıklı bir manzaraya şahit olmak en acayip arzularımızı dahi paramparça yapıverir. Kanlı bir süpürge ruhumuzdaki tüm öfkeleri gözlerimizden, şahdamarımızdan dışarı fırlatır, bir kemik parçası için birbirini parçalayan köpeklerden beter bu ruh haline dünyada başka hiçbir heyecan sokamaz.Galibiyet için taraftar, çok yoğun bir transa topluca girilmesi, tören gereği şart koşar. Maç başlar başlamaz trübinler alkış ve yoğun tezahüratla takımı "transa" hazırlar. Oyuncular kötü oynandığında "kendini veremedi" denir, yani, tezahürat oyuncuyu, yorulmaz, yıkılmaz, bitmeyen bir enerji kütlesi yapmak zorunda. Oyuncunun ve trübinlerin kendilerini tüm benlikleriyle maça vermesi için, trübin coşturucuları homurdanarak, bağırarak, küfrederk herkesi yoğun tezahüratın içine sokar. Trübinlerin büyücülüğüne artık herkes iman ediyor, zaten günümüzde Fatih Terim gibi coşturucu konuşmalarla oyuncuyu transa sokabilen teknik adamların modası gittikçe büyüyor. Oyunculara soyunma odasında milli tarihin savaş sahnelerinden ve makus tarihimizden örnekler veriliyor. Tıpkı bir milli savaş gibi. Kur'an'da Yusuf, tasavvufta Mecnun, aşkta Ferhat ne ise, efsanenin oluşturulması için Lefter, Metin gibi isimler dinleştirilir. Macera tadı, oyun zevki, hızlı tekmelerin serbest olduğu, her türlü puştluğun, tükürmenin, itme-kakmanın meşrulaştığı bir arenaya dönüştürülür. Maçın savaşa benzeyen en dobra tarafı, maçı, tüm milli gelenek ve ilkel törenlerden ayırdedici tarafı, maç sonucu bütün insanları mutlu kılmaz. Bazıları stadyumu mutsuz terkeder. Bütün insanların mutluluğu imkansızdır, mağluplar öldürücü bir alayla dışlanıp, aşağılanarak kovalanır, maçta, alay ve küfür için merhamet, sınır yoktur. Gücün ve zaferin tek sahibi olmak zorundasın. Yenilmez bir şövalye, hiçbir kılıç darbesinden korkmayan bir gladyatör, tüm gücü-enerjisini kanına, sinirlerine taşımış, adım atamayacak kadar yorulmuş bir savaşçı olmak zorundasınız.. Eski şaman törenleri, tarikat ayinleri gibi kendini paralamak, içinde ne varsa ortaya dökülmenin ötesinde, aynen ilkel insan gibi, büyü yaparak dünyayı, gerçeği, talihi değiştirmek ister, tıpkı tasavvufta olduğu gibi, durmaksızın dua edip, yalvararak, maçı kazanmak ister. Eskilerden hiçbir farkımız yoktur, "iyi bir yaşam", "şansın bize güldüğü" bir hayat istiyorsak, hayatta olup bitenlerin yerlerini mutlaka ya dua, ya da büyüyle değiştirmek zorundayız! Taraftar maç anında aceleci ve sabırsızdır, gol geciktikçe perişanlaşır, aşıkların (taraftarın) ulaşmak istediği son nokta: gol'dur, gol aslında bütün maçın görülmesi gereken yüzüdür, maçı özetleyen gol'dür, geçmişe dönüp baktığımızda, ya da hayatımızı özetlediğimizde orada seri goller görmek isteriz, sevgilinin yüzü, evrendeki tüm güzelliklerin içimize doluşmasıdır, gol! Ve takım oyunu, paslaşma, hatlar arasında topun düzenli ve güvenli gidiş-gelişi, bek, ortasaha ve forvetin birbiriyle sihirbazvari ilişkisi, "mükemmel bir uyum" duygusu oluşturur, mükemmel uyum, hayatımıza güven, rahatlık getirir, bu yüzden sıkı oyun becerisinin ötesinde taraftar oyuncularından "arkadaşlık" ister!Futbol maçı, rakip-sevgili çatışması üzerine kurulu, taraftar ikiye ayrılır, manzara inceliğinde temaşa olarak görenler, kavga-savaş arenası olarak görenler, bir taraf oyunun şiirsel güzelliğinden tad alırken, diğer traf, parçalanma, dağıtma, kol, kafa kırmadan! Rakip aynı zamanda sapıktır, yavşaktır, puşttur, hakemle işbirliği içindedir, rakip, günahkarlar topluluğu, hainlerdir. Futbol maçı, kale ağlarının dişilik organına, golün-şutun erkeklik organına benzetilmesiyle, düzme-düzülme, geçirme-koymanın cinsel heyecanını taklit (sembolize) edip taşıdığı, bu yüzden hayata küsen erkeklere dahi canlılık, iktidar verdiği iddia edilebilir. Dünyanın en büyük spor organizasyonu Amerika NBA liginde kale arkaları penis şeklinde şişirilmiş yüzlerce balonla süslenir. Balonlar penis gibi sallanarak rakip ürkütülmeye çalışılır, milyonlarca seyirci çoktan alışmış bu görüntülere. Şutu, ok, mızrak, gülle gibi azgın erkekliğin silahına benzetip, gol yemenin, yenilmenin namus duygusuyla sıkı ilişkisini kurup, eski kan davaları gibi namusu vazgeçilmez bir haysiyet olarak hayatın önüne koyup, egonun-kişiliğin sert tepkisinin bir çatışması, patlaması olarak anlamaya çalışabiliriz. Ancak çok eksik bir tanım, sıkı bir düzeltme yapmak zorundayız. Bu kuramı tersine çevirelim. Dişinin de zevk alması için, oyunun kurallarını değiştirelim, Azgın kızlardan kurulu bir takım, kale filesini küçültüp, her bir oyuncunun eline, safaride kelebek avlayanın ağı gibi fileler, kızlar, topun kendi filesine girmesi için ter dökse, kim filesine kapıp, içine alırsa, o zaman gol olsa. Dişinin galibiyeti içine almak ise, bu oyunun çoktan moda olup, dişileri mutlu etmesi, yaygınlaşması, bir şekilde taklit edilmesi gerekirdi. Futbol çok daha köklü, tarih öncesi dürtülerin oluşturduğu çok daha derin korkuların sembolize edildiği bir oyundur.Ormandaki hayatımıza, ya da kale içinde hapsolduğumuz çok eski çağlarımıza geri dönelim. Çıplak doğadaki kanlı çatışmanın bu denli başarıyla taklit edildiği başka bir spor yoktur. Futbol, tam anlamıyla tecavüz ve saldırı üzerine kuruludur. Erkeğin erkeğe tecavüzü, yaşanabilecek en büyük korkudur. Erkeğin diğer erkeğe saldırısı, yaşanabilecek en büyük kahramanlık, soyluluk.. Birlikte korunma, müdafaa ve birlikte karşı saldırı. Tecavüzü başarırsak toplumda prestij kazanacağız, erkeklik gururumuzla özdeşleşmiş şehrin kahramanı olacağız. Tecavüzden birlikte korunabilirsek, erkeklikle özdeşleşmiş vatanseverliğimiz büyüyecek.Futbol, vahşi ve disiplinsiz bu en temel korkularımızı estetize etmeyi başarmış. Milyon çağdır insanların insanlara karşı saldırı ve tecavüzlerini estetize ederek, kültür kıvamına sokmuştur. Ancak, tecavüz aynı tecavüz, saldırı aynı saldırı, kaybedilen, aynı erkeklik gururudur! Ve bugün de insanoğlu tarihin en büyük tecavüzü ve tehdidi altındadır. Ancak bu tecavüzü artık azgın canavarlar, üç başlı düşmanlar, rakip futbolcular değil, siyasiler-ordular-dinler-polisler-işadamları gerçekleştirmekte. Gün geçtikçe namus, haysiyet, korunma duygularını sokaktan, siyasetten, sanattan bütünüyle iptal edip, stadyumlara transfer ediyoruz. Artık bir namusumuz kalmışsa, stadyumlarda korunacak, o da bir oyun içinde olup bitecek.Kötülerin, şeytanların, vahşi canavarların tecavüzünden kurtulmak istiyorsak, hepimiz, hayatı bir kenara bırakıp, stadyumlara koşmalıyız. Çünkü namusumuzu elimizden alanlar, başedemeyeceğimiz kadar büyüktür. Bizim de mutlaka bir karşı saldırı, bir galibiyete ihtiyacımız var..Bakalım, tarihin bu yorulmaz avcısı, bu neşeli, sevimli erkeği, bu oyuna kaç asır dayanabilecek! Kocaman tarihi ve evrenden tüm isteklerimizi bu stadyuma sığdırmak mümkün olacak mı? Ruhlarımız işte bu dar sahaya sıkıştırılmıştır. Bu daracık alan dahi kirli ve katil siyasilerin, mafyatik ve çakal işadamlarının göbek attığı, hızla satın aldığı, gün geçtikçe şarlatanlaştırdığı bir arazi parçasına dönüşmekte. Tarihin bir soylu arenası daha, hokkabazların keyfince eğlendikleri sirke çevrilmekte! Erkekliğin konuşulduğu, erkekçe kapışılan bütün meydanlar gibi tarihten yavaş yavaş silinecek stadyumlar. Bizim maça çıkamayışımız, yalnızlıktan ve kimseyi beğenmeyişimizden değil.. Vuruşacak gözüpek yiğit oyun arkadaşı, vuruşacak gözükara bir gladyatör keskinliğinde rakip bulamayışımız. Hepsi puşt! Rakip, dediğimiz adamlar, Singapur kerhanesinden fırlamış travesti tavşanlar! Bu medyayı, bu siyasileri 10/0 yensek, 20/0 yensek ne olur? Özkan Sümer'in futbol kültürümüze kattığı bir güzel özdeyiştir, kenardan, ortasahada topu oyalayan oyuncusu Raci'ye bağırır: "Raciii, oğlum, topun sübabını mı arıyorsun, topu mu .ikeceksin" medyası, işadamı, yöneticisi, çakal siyasetçisi, hepsi topun sübabını arıyor..
Leman'dan bir yazı 22/05/2001
Bu haberin bulunduğu site: Nihat Genç
http://nihatgenc.karakutu.com

Etiketler: , , , , , ,

posted by gildorx @ 1/09/2008 10:01:00 ÖÖ, , links to this post




Leica 2. Cihan Harbinde 2 şehri bombalanmaktan kurtarmış.

2. Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın Dresden şehrini yerle bir ederek 250 bin sivili katleden Amerikan ve İngiliz savaş uçakları, Leica objektifler zarar görmesin diye Wetzlar bölgesine tek bir bomba bile atmamışlar. Vietnam Savaşı sırasında yakalanan bir Viet Konglu gerilla sokak ortasında infaz edilirken deklânşöre basarak o anı ölümsüzleştiren ünlü foto-muhabiri Eddie Adams'ı, ünlü CHE portresini çekerek bir idolün doğmasında önemli rol oynayan Kordi'yi, Güney Afrika fotoğraflarıyla Susan Meisalas ve diğerlerini birçok kişi bilir. Ancak, dünyayı değiştiren o unutulmaz fotoğrafların çekilmesini sağlayan fotoğraf makinelerini pek bilen olmaz. Oysa fotoğrafın tarihinde fotoğrafçının yanı sıra, fotoğraf makineleri de önemli bir yer tutuyor. Başlı başına bir efsane olan Leica, 20. yüzyılın başlangıcından beri dünya tarihi ile çok sıkı bir ilişki içinde. Dünyada oluşan olaylar Leica'nın gelişimini, makinenin kullanıcıları da dünya tarihini etkiledi. Hatta Soğuk Savaş döneminde casuslar ve gizli servis elemanları bile Leica'yı tercih ediyordu. Dünya tarihi ile çok sıkı ilişki içinde olan Leica için o kadar çok hikaye anlatılagelir ki, efsaneyle gerçeklik birbirine girmiş durumda. Ünlü foto muhabiri Ara Güler ile fotoğraf üzerine yaptığımız söyleşide filmi biraz geriye, 50 yıl öncesine sarınca ilginç bir Leica hikayesi daha ortaya çıktı. Hikaye 2. Dünya Savaşı yıllarında geçiyor. Ara Güler'in anlattığına göre, önlerine çıkan bütün Alman kentlerini bombalayan Amerikan ve İngiliz savaş pilotlarının Frankfurt üzerine geldiklerinde daha dikkatli olmaları gerekiyordu. Frankfurt'a 12 kilometre uzaklıktaki Wetzlar ve Solums kasabaları kesinlikle bombalanmayacaktı. Çünkü bu kasabalarda ünlü fotoğraf makinesi Leica'nın üretim tesisleri bulunuyordu. Daha da önemlisi mercekler toprak altında soğumaya bırakılmıştı. 21 yıl sürecek bekleyiş sırasında 50 binden fazla merceğin kesinlikle sarsılmaması gerekiyordu.Aksi halde sarsıntıyla oluşacak küçük bir hava kabarcığı; ya da zerre kadar bir leke dünyada bir benzeri olmayan merceklerin çöpe atılmasına yol açacaktı. Ara Güler, Amerikan ordusunun bunları bildiğini, bu nedenle bölgeyi hava bombardımanı yerine motosiklet kıtalarıyla zaptettiğini söylüyor.Daha sonra, atom çalışmaları için Alman bilim adamlarıyla birlikte Leica'nın mühendisleri de Rusya tarafından kapılmadan, Amerika'ya götürülmüş. Fizikçiler gibi Washington yakınlarındaki özel kampa yerleştirilmiş, önlerine de açık çek konulmuş. Ancak Leica mühendisleri fizikçiler gibi işbirliği yapmamış. Bu nedenle Amerikalılar, Leica gibi bir fotoğraf makinesi üretememiş. Güler, Leica objektiflerin yapılabilmesi için geometrideki "pi" sayısı gibi bir anahtar numaranın ve açıların bilinmesi gerektiğini, bunu da Leica'da sadece 4-5 mühendisin bildiğini söylüyor. Gerçi daha sonra Ruslar Leica'yı taklit ederek Zorki markasıyla bir makine üretmiş; ancak başarılı olamamışlar. Savaş sonrası İngiliz ve Amerikan gizli servisleri Leitz fabrikalarını gezip üretim teknikleri hakkında ayrıntılı bir rapor hazırladılar. Elde edilen bu bilgiler İngiliz Reid marka fotoğraf makinesinin yapımında kullanılmış. Bir başka Leica hikayesi de yine İkinci Dünya Savaşı yıllarından. Hitler'in iktidarı döneminde birçok firma gibi Leica da Hitler'e sempatik görünmek için olsa gerek üzerinde "gamalı haç" bulunan Leica serisi çıkarmış. Ancak bugünkü Leica kataloglarında bu model gözükmüyor. Leica tarihinde de böyle bir olaydan bahsedilmiyor. Haber ve belgesel fotoğrafçısı Haluk Çobanoğlu, gamalı haçlı Leica üretildiğini ve bunun bir örneğini de gördüğünü söylüyor. Çobanoğlu, ortalıklarda gözükmeyen bu serinin New York'ta taklitlerinin yapıldığını ve alıcı bulduğunu belirtiyor. Leica bu olayı ne yalanlıyor ne de kabul ediyor. Birçok Leica sevdalısı, Leica'nın bu olayı kabul ettiğini, utancından dolayı hiçbir açıklama yapmak istemediğini düşünüyor. Biz de Leica'nın merkezinden konuyla ilgili bilgi istedik; ancak henüz cevap alamadık.Fotoğraf dünyasıyla pek ilişkisi olmayanlar için bu hikaye pek inandırıcı gelmeyebilir. Zaten Amerikan ordusu ve gizli servisler bir fotoğraf makinesinin değil, bu sihirli kutuları üreten optikçilerin peşindeydi. 1957 yılından itibaren atmosferin dışına taşınacak olan rekabette onlara ihtiyaç olacaktı. İstihbarat örgütleri, bugün terör örgütlerinin kamplarını ve istedikleri ülkelerin ordularını casus uydulara takılan hassas ve devasa objektifler sayesinde tespit edebiliyor. Bugün NASA, uzay çalışmalarını fotoğraf firmalarına borçlu. Bizim birkaç yıl önce kullanmaya başladığımız dijital fotoğraf makineleri teknolojisi, NASA'nın uzay çalışmaları ve askerî amaçlar için bundan 30 yıl önce üretilmişti bile.Bugün chiplerle donatılmış teknoloji harikası dijital fotoğraf makineleri 100-150 bin kare fotoğraf çektikten sonra neredeyse hurdaya çıkarken, pile ihtiyaç duymadan kutuplardan Amazonlar'a kadar çeşitli iklim kuşaklarında rahatlıkla kullanılabilen Leica M7 serisi iyi bir bakımla 100 yıl kadar çalışmasını sürdürecek biçimde üretilmiş! Leica ile çekilen fotoğraflar ise diğer makinelerin çektikleriyle kıyaslanamayacak kadar yüksek kalitede. Neler kaçırmışım diye hayıflanıyorsanız iyi bir otomobil ya da orta halli bir daire alabilecek kadar parayı gözden çıkararak bir Leica sahibi olabilirsiniz.
Alıntı : http://www.fotoyardim.com/content/view/70/2/
Yazar : Bora ERESICI

Etiketler: , , , , , , ,

posted by gildorx @ 1/04/2008 02:28:00 ÖS, , links to this post


  • Fotoritim - Fotografya
  • Gezegen Linux - Foto Kritik
  • E-Hack Project - BlogNot
  • Debian-TR - Mürekkep Günlük
  • VBmaster - CE Turk
  • BT SoruCevap - hafif.org
  • AltıÜstü Tasarım - Zihin Kontrolü
  • FTP Linux jp - Knoppix (FTP)
  • ftp.linux.org.tr - ftp.ulak.net.tr
  • Linux iso - Linux belgeler
  • Slackware Linux - Web Dersleri
  • Linux kitaplığı - e-lapis (dergi)
  • ileri seviye - Canlı TV&Radyo
  • Linux Programlama - Bendevar
  • Gencturk - TekmeTokat
  • Anti-Pop - Sadettin - Joezombi
  • Discrepancy - No Ma'aM Show
  • Asmakilit - Taksimetre - Isim rating
  • Kedi Tasması - Ferruh Mavituna
  • HTML Kod Kontroluenderunix
  • GildorX XML - Güncel Haberler XML
  • Güvenlik XML - Teknoloji XML
  • Web XML - Yazılım XML
  • Donanım XML - Slow Radio-CherieFM
  • Internet XML - nyucel
  • Türkçe RSS ve Blog Merkezi
  • www.flickr.com
    gizliroland's photos More of gizliroland's photos

    Mail okuyarak da para kazanılabiliyormuş. Üstelik sadece size gelen maillerden değil başkalarının okuduğu maillerden de hem onlar hem siz kazanıyorsunuz. Yapmanız gereken tek şey

    SüperTeklif'e üye olarak, kazanmaya başlamak SüperTeklif'e üye olarak, kazanmaya başlamak