Orhan Pamuk Kimdir?
2008/11/04
http://satirarasi.wordpress.com/2006/12/13/orhan-pamuk-kimdirSevgili dostlar edebiyata olan ilgimden dolayı aslına bakarsanız yazı insanlarının ufak tefek hatalarını maruz görür ve onları çok gündeme getirmemeye çalışırım. Çünkü yazar dünyayla sıkıntısı olan insandır ve temel olarak yaptığı, sıkıntısını yazıya dökmektir.
Bunu en iyi kendimden bildiğim için yazı insanlarının bazı çıkışlarını çok önemsemem. Orhan Pamuk, son yaptığı açıklamalarla beni “yazara dokunma” prensibimi bozmak zorunda bıraktırdığı için üzgünüm. Nedense edebiyatçılarımız siyaset yapmadan duramıyorlar ve bu siyasetler de ne hikmetse hep vatanımız aleyhine oluyor.
İstihbarat dünyasında “kuş yumurtası üretmek” diye bir deyim vardır. Diyelim ki X ülkesinde bundan 20 sene sonra yapmak istediğiniz uzun vadeli bir operasyon var. Bu operasyon için size çeşitli provokatörler lazım ve en güvenilir provokatör kendi yetiştirdiğinizdir.
Bu iş için yetenekli ama geleceği parlak olmayan zayıf karakterli bir “yumurta” bulunur. Mesela bu genç üniversitede devşirilir ve aşama aşama önce öğretim görevlisi daha sonra da medya parlatmaları ve şirket sponsorluklarıyla ülkede sözü dinlenen bir profesör haline getirilir.
Gerekirse tüm araştırma ve kitapları da eline hazır olarak verilir. Ülkedeki insanlar bu kişinin yazdığını sandıkları muhteşem eserleri okur ve ona olan saygıları artar. Böylece yumurta kuluçka aşamasını bitirmiş ve çatlayıp güzel bir kuş olma zamanı gelmiştir.
Belirlenen zamanda bu profesör medya yoluyla müthiş radikal açıklamalar yapmaya başlar ve tüm ülkeyi karıştırır. Aynı anda kendisi gibi yetiştirilen diğer yumurtalar da farklı faaliyetlere girişirler. Neyse konu uzun benim yerim dar ama ilgilenenler için Doğu Bloğunun çöküş dönemine bakmalarını salık veririm.
Bu alakasız konudan sonra gelelim Orhan beye.
Ferit Orhan Pamuk Beyin (kimsenin bilmesini istemediği göbek adı Ferit’tir) ülkesine bu kadar muhalif olmasını hiç anlayamamışımdır. Hani fakir ve hayatını zorluklar içinde geçirmiş birisi olsa belki anlayacağım ama Orhan Pamuk sülalece aristokrat tabakasına mensuptur ve bugün eleştirdiği devletin çok ekmeğini yemiştir.
Mesela dedesi Cumhuriyetin ilk mühendislerindendir ve özellikle Atatürk, İnönü dönemlerinde yapılan demiryolu hamlesinde büyük ihaleler alıp kısa zamanda zengin olmuştur.
Oğulları bu koca servetin büyük kısmını sefahatle tüketseler de Orhan Pamuk’un zengin bir hayat sürmesine yetecek kadar servet kalmıştır.
Babası deseniz Türk özel sektörünün duayenlerinden Gündüz Pamuk.
Amerikanın IBM şirketinin Türkiye’ye atadığı ilk genel müdürlerden.
1959-1964 yılları arasında IBM firmasının tüm devlet birimlerine ve silahlı kuvvetlere sattığı cihazları pazarlayan kişi.
1964 yılından sonra Koç Holding’de Aygaz Genel Müdürlüğü, Koç Holding Plan Grubu Başkanlığı, Arçelik müdürlüğü yapmış ayrıldıktan sonra iki sene de PETKİM’in başında bulunmuştur.
Yani Orhan Pamuk’un babası Türkiye’nin başarılı özel sektör yöneticilerinden biri.
Bu kadar da değil; Gündüz Pamuk İsmet Paşa’nın yakın dostudur ve SODEP’in kurucularındandır. Kısacası Pamuk Ailesi dönemlerinde zengin oldukları Halk Partisi’ne büyük bir sadakatle bağlı.
Anne tarafı deseniz o da aristokrat.
Anne tarafından büyük dedesi 1700'lü yıllarda Girit Valiliği yapmış İbrahim Paşa. İbrahim paşa geniş torun yelpazesine sahip ve bu kanaldan Orhan Pamuk’un ilginç akrabaları var.
Mesela Hürriyet Gazetesi’nde edebiyat yazıları yazan papyonlu Doğan Hızlan ve İş Bankası eski genel müdürlerinden Ferit Basmacı, Orhan Pamuk’la uzaktan akraba.
Karısı Aylin Pamuk bile aristokrat. Aylin hanımın anne tarafı Beyaz Rusya’dan göç etmiş ve daha sonra Osmanlı hizmetine girmiş bir Rus soylusuna dayanmakta. Babası ise Osmanlı Adliye Nazırı Kazım Beyin oğlu.
Kısacası sevgili dostlar bugün Türkiye’deki sisteme binlerce eleştiri yağdıran Orhan Pamuk bu eleştirileri yapacak en son kişidir çünkü Osmanlıdan beri bu ülkeyi yöneten aristokrasinin tam bir üyesi kendileri. Peki Orhan Pamuk’ta oluşan bu sistem düşmanlığı nereden kaynaklanıyor ve acaba “yapay” bir düşmanlık mı sorularına cevap arayalım.
Orhan Pamuk’un hayatının ilk evrelerine baktığımız zaman koca bir başarısızlık olduğunu görüyoruz. 30 yaşına kadar iki okul değiştirmiş ve sırf askerliğini kısa dönem yapmak için gazetecilik okumuş bir insan. İlk başlarda ressam olmak isterken sonra yazarlığa sarıyor. Yıllarca evinin odasına kapanarak ödüller alan ama kimsenin para vermek istemediği romanlar yazıyor.
Tam artık buraya kadarmış aşamasına geldiği anda sihirli bir değnek değmiş gibi Orhan Pamuk’un kitapları satmaya ve yurtdışında tanınmaya başlıyor. Peki bu sihirli değnek acaba nerede değmiş olabilir. Benim kanaatimce bu değneğin izini Amerika’da sürmek lazımdır.
Amerika’ya gitmeden önce Orhan Pamuk üzerinde derin etkileri olduğu anlaşılan birisinden bahsetmek lazım. Bu kişi Orhan Pamuk’un erkek kardeşi Şevket Pamuk.
Şevket Pamuk, Orhan Pamuk’un ilk dönemlerinin aksine oldukça başarılı bir insan. Amerika’da Yale, Berkeley gibi sağlam üniversitelerde ekonomi okuduktan sonra Türkiye’de birçok üniversitede ders veren Şevket Pamuk Osmanlı ekonomisi üzerinde tanınmış bir uzman.
Kendisi pek çok yabancı üniversitede Osmanlı ve Türkiye ekonomisi üzerine dersler vermiş.
Bu üniversitelerden en ilginci İsrail’de bulunan Negev Ben Gurion Üniversitesi. İsmini İsrail’in ilk başbakanı, İsrail’in kurucularından ve hatta anarşik faaliyetleri yüzünden Osmanlı tarafından Filistin’den kovulacak kadar fanatik siyonist olan David Ben Gurion’dan almıştır.
Üniversitenin, derslerini MOSSAD’ın da ilgiyle takip edip raporlar hazırlattığı bir “Ortadoğu Çalışmaları” bölümü bulunmakta.
İşte Sayın Şevket Pamuk böylesine kaliteli bir bölümde ders verebilecek kadar yetenekli bir ekonomi uzmanımız. Ben Gurion Üniversitesi’nin başında 14 sene Dünya Bankası’nda çalışmış ve daha sonra bu başarılarından ötürü Rotary ve Lions klüplerinin 2000 yılının adamı olarak seçtikleri Prof. Avishay Braverman bulunmakta. Böylesine başarılı bir ekonomistin yönettiği üniversitede ekonomi dersi vermenin önemini anlamışsınızdır. İşte Orhan Pamuk’un kardeşi Şevket Pamuk bu kadar değerli bir hocamız.
Evet biz Orhan Pamuk’un Amerika yolculuğuna dönelim gene.
1985-1988 arasında tam üç sene Amerika’da kaldı Orhan Pamuk. Bu dönemde Amerika’da harıl harıl kitap yazmanın dışında çok önemli bir kursu da başarıyla bitirdi. Bu kurs Iowa Üniversitesi bünyesinde verilen International Writing Program (IWP) isimli çok ilginç bir kurs.
Kursun amacı dünyanın değişik bölgelerinden gelen ve kendilerinde potansiyel görülen yazarların Amerikan hayatını tanımaları ve kitaplarını yazabilecek güzel bir ortama kavuşmaları… Bu “iyiliksever” programın bünyesinde her sene 20 kadar yazar ağırlanıyor.
İşte Orhan Pamuk’un bu kurstan sonra hayatı değişti. Yani onun deyimiyle “Bir kursa gitti hayatı değişti”.
Bu arada kurstan 2004 senesinde mezun olan bir başka Türkün ismi de Mahir Öztaş; aklınızda bulunsun çünkü geleceği parlak.
İnsan düşünmeden edemiyor bu üniversite bu kadar insanı çağırıp onları aylarca yedirip içirecek ve ağırlayacak parayı nereden buluyor diye.
Cevabı basit.
Bu yazar eğitim kursu programının baş sponsoru Amerikan Dışişleri Bakanlığı.
Orhan Pamuk’un şansı Amerika’da bundan sonra oldukça açılıyor. Baktığımız zaman Orhan Pamuk’un Amerika’da basılan kitaplarının tamamına yakını aynı yayınevinden çıkmış. Bu yayınevi Random House. Yayınevinin sahipleriyse dünyaca ünlü Alman Bertelsmann… Bertelsmann’ın kurucusu ve şu anda emekli hayatı süren dünyanın en zenginlerinden Reinhard Mohnda sihirli değnek örneklerinden.
Bay Mohn İkinci Dünya Savaşında general Rommel’in Afrikakorps birliğinde asteğmen olarak savaşıyor. Burada Amerikalılara esir düşerek Kansas’ta bir esir kampına tıkılıyor. O zamana kadar kitaplara ilgi duymayan Mohn bir anda kitapsever oluveriyor. Savaştan sonra komünizm tehdidi altındaki ülkesine dönen Mohn aniden bir yayınevi açarak ilahi kitapları ve dini kitaplar basmaya başlıyor.
İşte Bertelsmann’ın kuruluşu böylesine mütevazı.
1991 senesinde emekli olduğu zaman Bertelsmann dünyanın en büyük yayıncılarından ve kendisi de Karun kadar zengin. Bu Amerikalılar asteğmen Mohn’a esir kampında ne yedirdilerse adam başarının sırrını buluveriyor bir anda.
Bertelsmann’ın bir diğer ilginç özelliği Doğan Holding’le 2001 senesinde müzik piyasasına yönelik bir ortaklığa gitmeleri. Bu ortaklığın tüm görüşmeleri bizzat Aydın Doğan’ın kızı Hanzade tarafından yapıldı.
Buna göre şu an Türkiye’de yayınlanan pek çok yabancı müzik albümü hep bu ortaklık sayesinde Türkiye’ye ulaşıyor. İşte bu büyük grup Orhan Pamuk’u çok sevmiş olacak ki tüm kitaplarını satsa da satmasa da ısrarla onlar basıyorlar.
Orhan Pamuk’un en büyük başarılarından biri de dünyaca ünlü IMPAC Dublin Ödülü’nü almış olması. Bu ödül öylesine basit bir plaket değil tabii ki çünkü ödül jürisi “Benim Adım Kırmızı” kitabını öylesine beğenmiş ki bir de hediyesi olarak 115 bin dolar vermişler.
Peki bir Türk yazarına kendisiyle aynı mesleği yapan çoğu meslektaşının hayatları boyunca bir arada göremeyeceği meblağı veren kurumun arkasındaki güç kim. Bu şirket ödüle ismini veren IMPAC şirketi.
IMPAC tüm dünyada yaygın yönetim danışmanlığı hizmetleri veren bir Amerikan şirketi.
Yönetim danışmanlığı adı altında güzel istihbarat hizmetleri verdiği de bilinir.
Şirketin başındaki Dr James Irwin İrlanda’yı ve kitapları çok sevdiği için böylesine güzel bir ödül ortaya çıkarmış ve her sene başarılı bir yazara bu ödül veriliyor.
Edebiyatsever dostumuz bay Irwin çok da aktif birisi. Kendisi Amerika’nın önde gelen Cumhuriyetçilerinden ve Amerikan ordusuyla arası harika. O kadar harika ki Amerikan Askeri Akademisi West Point’den üstün hizmet ödülü almış.
Orhan Pamuk’a verilen ödülün sponsoru bay James Irwin “International Democratic Union” derneğinin de baş üyesi ve muhasebecisi.
Bu dernek dünya çapındaki merkez sağ partileri bir araya getirmek için kurulmuş. Kurucuları arasında Ronald Reagan, Margaret Thatcher, Baba George Bush, Helmut Kohl ve Chirac gibi önemli isimler de bulunmakta.
Derneğin Türkiye’den de iki üyesi var. Bunlar Anavatan Partisi ve Doğru Yol Partisi. Derneğin şu anki başkanı Avustralya’nın Amerikan yanlısı başbakanı John Howard.
James Irwin bunun dışında Washington’da bulunan “Center for Democracy” derneğinin de üyesi.
Tüm dünyaya Amerikan demokrasisi getirme amacındaki bu derneğin en ilginç siması artık hepimizin tanıdığı Henry Kissinger. Kissinger dendi mi o demokrasinin nasıl geleceğini hepiniz tahmin edersiniz herhalde.
Orhan Pamuk’un otuz yaşlarına kadar odasından çıkmayan biri olarak çok büyük aşamalar kaydettiği büyük bir gerçek.
Şu anda kazandığı ünün ve paranın keyfini çıkarmakla meşgul. Taksim meydanına yakın ve muhteşem boğaz manzaralı teras katında yeni eserleriyle uğraşıyor.
Duvarlarında Japon edebiyatına kadar tasnif edilmiş yüzlerce kitap bulunan lüks dairesini sadece çalışma amaçlı kullanıyor ve bazen de yakın dostlarıyla yemek yiyor.
Bu eve sık sık gelen yakın dostlardan biri de Yahudi asıllı Amerikan gazetecisi Jeri Liber’di. Bu şahsiyeti hafızası güçlü okurlar hatırlayacaklardır. Kurucusu olduğu İnsan Hakları İzleme Komitesi’ni temsilen Türkiye’deki insan hakları ihlallerini konu alan bir rapor yazmıştı. Sonra bu rapor kitap haline de dönüştürüldü.
Bu raporda Türk ordusunun Kürtlere katliam yaptığı iddia edilmiş ve Türk ordusuna açıkça “serseriler” diye hitapta bulunulmuştu.
Bu kitabın çevirisini yapan Ertuğrul Kürkçü ve Ayşe Nur Zarakoğlu hakkında dava açılınca Jeri Liber onlara destek vermek için hemen Türkiye’ye gelerek mahkemelere katılmıştı.
Herhalde Sayın Orhan Pamuk’un fikirlerinin oluşmasında Jeri Liber’le özel teras katında yaptığı yemekli sohbetlerin büyük etkisi olmuştur.
Evet, sevgili dostlar uzun bir yazının sonuna geldik. Keşke Orhan Pamuk gibi yazarlarımız bu şekilde açıklamalar yapmasa da bizde edebiyatçılarımızla ilgili böyle uzun yazılar yazmasak. Bu arada yazıyı yazarken sabahı etmişiz gene ve dışarıdan kuş sesleri geliyor.
“Kuş sesleri” çok güzel ama her “kuşun” sesi değil tabii ki.
Serdar Kuru
Etiketler: eleştiri, kitap, nobel, Orhan Pamuk, sanat
posted by gildorx @ 11/04/2008 01:22:00 ÖÖ,
,
![]()
Pi En Yalnız Sayıdır
2007/12/26
Kaynak : www.sinemafanatik.com
İnsanlık var oluşundan bugüne, ben kimim, varlığımın ve kainatın anlamı nedir,evrenin sırrı nerede saklıdır gibi belkide sonsuza dek var olacak sorulara yanıt aramıştır. Pi ‘de bu bilinmezlere sayılar ile ulaşmaya çalışan ,bütün tabiatın bir sayısal kodlama sistemine sahip olduğuna inanan matematik dehası Max Cohen(Sean Gullette)’in yaşadığı kaos‘a tanık oluyoruz.Matematik doğanın dilidir, herşey sayılar ile tanımlanabilir,sayılar çizgiler ile birleştirildiğinde anlamlı şekiller ortaya çıkar ve evren bu şekillerle doludur.İşte bu düşünce yumağı Max’i hiç çıkamayacağı bir beyin fırtınasının içine çekiyor.
“ Pi ” bünyesinde birçok ilginç ayrıntıyı barındıran bir film, ibranicede her kelimenin sayısal bir karşılığı olması(baba=3 anne=41 ve toplamı 44=çocuk) ve Max’in evrenin sırrını ararken karşılaştığı 216 haneli rakamın yahudi inancına göre tanrının bilinmeyen gerçek adını işaret etmesi, tabiatta birçok yerde karşımıza çıkan sarmal şeklin(Samanyolu, parmak izi, insan hücre yapısı vb.)kusursuz sistem içindeki önemi, borsadaki iniş çıkışların dayandığı kodlama sistemi, (yönetmen, Max’in bu sistematiği keşvetmesiyle borsa simsarlarının hedefi haline gelmesini yan öykü ile vererek materyalist dünya düzenine bir eleştiri de getiriyor.) filmde ustaca kullanılan ayrıntılardan sadece birkaçı.
Aronofsky, 4000 yıl önce Çin’de doğmuş olan, öğrenmesi basit ancak içinde barındırdığı sonsuz olasılıkla ustalaşması imkansız “GO” oyununa filminde
yer vererek,oyunda formül aramanın ve yalnızca beyin gücüyle oyunu yönlendirmenin imkansızlığını evrenin sırlarını formüllerle açıklamaya çalışmak ile aynı yere koyuyor. Max’in dış sesi ile film boyunca duyduğumuz “6 yaşındaydım,annem bana güneşe bakmamamı söyledi, ben uzun uzun baktım bir süre sonra hiçbir şey göremez oldum ” sözleri evrene çıplak gözle bakmaktan çok ruhumuzu açmamız gerektiğine işaret ediyor.(tıpkı “GO” oyununda olduğu gibi), Max bir kodlama sistemine sahip olduğuna inandığı evrenin sırrına yalnız üstün zekası ile ulaşamayacağını zaman zaman ruhunun rehberliğine izin vermesi gerektiğini kavrayamıyor,baş ağrısı ile gelen burun kanamaları yaşıyor ve kontrolden çıkıyor.Darren Aronofsky’e ilk filmi ile Sundance film festivalinde en iyi yönetmen ödülünü kazandıran “ Pi ” , keskin siyah beyaz tonlamaları, rahatsız edici atmosferine hizmet eden müziği, kaos ortamını perdeden izleyiciye aktaran görüntüleri ve hızlı kurgusu ile büyüleyici bir görsel deneyim. Senaryo’ya Aronofsky ile birlikte imza atan Sean Gullette(Max) ve hocası rolünde usta oyuncu Mark Margolis(Onu De Palma’nın Scarface’inden hatırlıyoruz.) zorluk derecesi yüksek rollerinin altından kusursuz kalkıyorlar.
Son tahlilde, izlediğimiz film, içeriği ve sinemanın ilk yıllarındaki siyah beyaz gerilim klasiklerini anımsatan saf sinemasal özellikleri ile gerçek bir başyapıt.GİRAY YAVUZ
Etiketler: Aronofsky, eleştiri, film, go, Max Cohen, pi, sinema, siyah beyaz
posted by gildorx @ 12/26/2007 11:47:00 ÖÖ,
,
![]()
Reservoir Dogs
2007/12/07
Bağımsız film festivali Sundance’de büyük yankı uyandırmadan önce ilk çektiği film olan “My Best Friend’s Birthday”in (1987) kopyasının büyük bir kısmının (filmin sadece 34 dakikalık kısmı kurtarılabilmiş) yangın sonucu yokolmasıyla sinemaya adım atan Quentin Tarantino (QT), yılmamış olacak ki, tam beş sene sonra “Rezervuar Köpekleri” ile hedefi tam 12’den vurdu.Kendisini bir sinefil olarak tanımlayan ve büyük ölçüde B-filmlerden, 70’lerde oldukça yaygın olan ‘istismar’ filmlerinden ve de Uzakdoğu sineması ile Fransız Yeni Dalgası'ndan beslenen QT, bunu filmlerinde de oldukça etkin bir biçimde hissettiriyor.
Aslında basite indirgediğimizde kes / yapıştır mantığı ile kotardığı filmleri öyle akıl almaz bir armoni ile birleştiriyor ve kendine has mizah anlayışı ve stilize şiddetiyle harmanlıyor ki, ortaya çıkan karışıma şaşmamak elde değil.
Konusu itibarı ile izleyiciye pek de yeni birşey sunmuyor “Rezervuar Köpekleri”. Birbirlerini tanımayan beş kişiyi bir soygun için biraraya getiren Joe Cabot (Lawrence Tierney) ve oğlu Nice Guy Eddie (Chris Penn)’nin, aralarına bir köstebek girmesi sonucu altüst olan planlarının etrafında dönüyor bütün hikaye.
Fakat mükemmel kurgusu sayesinde bu hikayeyi bambaşka okumamızı sağlıyor QT. Lineer olmayan anlatımı ve de sık sık kullanılan ‘flashback’ler aracılığı ile tek tek karakterleri tanıma fırsatı buluyoruz ve giriş sekansında şaşaalı bi şekilde “iş”e koyulan kahramanlarımızın filmin sonundaki çöküşlerini nasıl hazırladıklarına tanık oluyoruz.
Bu açıdan bakıldığında da film, yönetmenimizin seyirciyi ters köşeye yatırmayı sevdiğine işaret ediyor.
Bunun yanında hikayenin her yerinde kendini belli eden kara mizah anlayışı, QT’nun sonraki filmlerinin de temel taşını oluşturuyor. (Polisin kulağını kesikten sonra Mr.Blonde’un söylediklerine gülmemek elde mi acaba?)
Testesteron yüklü bir film olduğunu daha hemen başındaki o meşhur masa sahnesinde (ki kahramanlarımız burda Madonna’nın “Like A Virgin” parçası hakkındaki “tezlerini” ortaya koyarken, parçanın aslında büyük penisler için bir metafor olduğunu vurguluyorlar) ve de filmde görülen tek kadının öldürülmesiyle gözümüzün içine içine sokuyor.
Ayrıca Bay Turuncu (Tim Roth) ve Bay Beyaz (Harvey Keitel) arasındaki ilişkinin de bir baba – oğul motifini betimlediği su götürmez bir gerçek.
Çok düşük bir bütçeyle kotarılan ve akıllara kazınan müthiş replikleriyle, inandırıcı oyunculuklarıyla (herkes kelimenin tam anlamıyla döktürmüş), dahice kurgusu ve de harika müzikleri ile modern klasikler arasına çoktan girmiş olan “Rezervuar Köpekleri”ni hala izlememiş olanlar varsa bir an önce temin etsin ve arşivine katsın diyoruz. Tekrar tekrar izlenmeye değer kült mertebesine hakkıyla ulaşmış bir film.
Aykut Özbalmumcu
Etiketler: eleştiri, film, Reservoir Dogs, sinema, soygun, Sundance, Tarantino
posted by gildorx @ 12/07/2007 02:47:00 ÖS,
,
![]()